Telefon ve e-posta Desteği
Sıkça Sorulan Sorular
Yazarlar İçin Teknik Bilgiler
İletişim Bilgileri
Ana Sayfaya Dönüş
 

Kongre Takvimi
Buradaki bilgiler JournalAgent™ online dergicilik sisteminden alınmaktadır.

Türk Biyokimya Dergisi

Turk J Bioch: 39 (4)
Cilt: 39  Sayı: 4 - 2014
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTIRMA
1.
Kontrollu ilaç Salımı için Fotoçapraz bağlı Poli(Etilen Glikol) Hidrojeller
Photocrosslinked Poly(Ethylen Glycol) Hydrogels for Controlled Drug Delivery
Hakan Ayhan, Fatma Ayhan
doi: 10.5505/tjb.2014.09719  Sayfalar 403 - 415
AMAÇ: Sunulan araştırma kapsamında; PEG bazlı hidrojellerin sentezi, elde edilen hidrojellerin karakterizasyonu ve bu hidrojellerin kontrollü ilaç salım sistemlerinde kullanımlarının incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Farklı özelliklere sahip PEG bazlı hidrojellerin fotopolimerizasyon yöntemi ile fotobaşlatıcı kullanılarak serbest-radikal fotopolimerizasyonuyla sentezi gerçekleştirilmiştir. Bu aşamada yüksek biyouyumluluğu nedeniyle poli(etilenglikol) diakrilat makromeri; çapraz bağlayıcı olarak etilen glikol dimetakrilat, fotobaşlatıcı olarak ise 2,2-dimetoksi-2-fenilasetofenon, kullanılmıştır. Makromer oranı ağırlıkça % 30, 50 ve 100; çapraz bağlayıcı oranı ağırlıkça % 0.25, 1.0, 3.0; fotobaşlatıcı oranı ağırlıkça % 0.1, 0.5 ve 1 değerlerinde değiştirilerek bileşen miktarlarının hidrojellere etkisi araştırılmıştır. Bu kapsamda hidrojellerin dinamik şişme davranışları, ve ilaç salım için uygunluğu denenmiştir. Karakterizasyon kapsamında ATR-FTIR spekturumları alınmıştır. Ağırlığı ve yüklenen ilaç miktarları bilinen kuru polimer disklerin, iyon şiddeti ayarlanmış pH 7.4-2.2 tampon çözeltilerinde ve 37°C’de sabit, 100 vuru/dak. çalkalama hızında ilaç salım deneyleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise sentezlenen ilaç yüklü hidrojellerin ilaç aktiviteleri Staphylococcus aureus ve Pseudomonas aeruginosa bakteri kültürlerinin kullanıldığı ortamda test edilmiştir.
BULGULAR: Makromerin artmasıyla hidrojel şişme derecesinin azaldığı tespit edilmiştir. ATR-FTIR Spektrumlarında PEG-DA hidrojelleri için karakteristik sayılabilecek O-H gerilme, C-H gerilme, C=O gerilme ve C-O gerilme titreşim bantları görülmüştür. pH 2.2’de gözlenen ilaç salım hızlarının her iki tip hidrojel için de pH 7,4’e göre oldukça hızlı olduğu gözlenmiştir. Hidrojellerdeki transport mekanizması ise yaygın alarak kullanılan yarı-ampirik bir eşitlikle belirlenmiştir. İlaç yüklü hidrojellerin seçilen bakterilerin üremesini engellediği görülmüştür.
SONUÇ: Sunulan bu çalışmada sentezlenen tüm hidrojeller kontrollü ilaç salımı için uygun bulunmuştur.
OBJECTIVE: In the work presented, synthesis of PEG based hydrogels, characterization of synthesized hydrogels and usage of these hydrogels in controlled drug release systems were studied.
METHODS: Synthesis of PEG based hydrogels having different properties by photopolymerization by using photoinitiator with free radical photopolymerization were done. In this stage because of their biocompatibility, PEGDA as macromer; EGDMA as cross-linker and DMPA as photoinitiator were used. The macromer amounts 30, 50 and 100%, cross-linker ratio 0.25, 1.0 and 3% and photoinitiator ratio 0.1, 0.5 and 1% by weight were selected. In this scope, dynamic swelling behaviour of hydrogels and their suitability for controlled drug release were tested. The surface characterization of the hydrogels was performed by ATR-FTIR spectrums. The drug release experiments of dry polymer disks with known weight and known loaded drug amount were performed in pH 7.4 and 2.2 buffer solutions with set ionic strengths, in shaking incubator at 37°C constant temperature with a shaking speed of 100bets/min. In the last part of the work, drug activities of synthesized drug-loaded hydrogels were tested in Staphylococcus aureus and Pseudomonas aeruginosa bacteria cultures.
RESULTS: A decrease in swelling degree of hydrogel was observed with an increase in monomer ratio. O-H tension, C-H tension, C=O tension, C-O tension vibration bands which can be said to be a characteristic of PEG-DA hydrogels were observed. The rate of drug release in pH 2.2 for two types of hydrogels was observed to be much faster than pH 7.4. The transport mechanism in hydrogels was determined. It was observed that selected drug-loaded hydrogels were effective on inhibition of the reproduction of both bacteria.
CONCLUSION: In the work presented, all of the hydrogels synthesized were found compatible for the controlled drug delivery.

2.
Streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda L-karnitinin nitrik oksit metabolizması üzerine etkisi
The effect of L-carnitine on nitric oxide metabolism in streptozotocin-induced diabetic rats
Gülben Sayılan Özgün, Eray Özgün, Sevgi Eskiocak, Necdet Süt
doi: 10.5505/tjb.2014.04934  Sayfalar 416 - 421
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, streptozotosin ile diyabet oluşturulan sıçanlarda L-karnitinin plazma ve karaciğerde nitrik oksit metabolizması üzerine etkisini incelemektir.
YÖNTEMLER: Sprague Dawley dişi sıçanlar, kontrol, L-karnitin, diyabet ve diyabet+L-karnitin olmak üzere rastgele gruplara ayrıldı. Diyabet ve diyabet+L-karnitin gruplarına sitrat tamponunda (pH 4.5) hazırlanmış tek doz streptozotosin (40 mg/kg) intraperitoneal olarak enjekte edildi. Diğer gruplara sitrat tamponu intraperitoneal olarak enjekte edildi. Streptozotosin enjeksiyonundan 72 saat sonra 15 gün boyunca L-karnitin ve diyabet+L-karnitin gruplarına L-karnitin (500 mg/kg/gün) verildi. Diğer gruplara 15 gün boyunca serum fizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Kan glukozu (72. saatte ve deney sonunda), karaciğer dokusu nitrik oksit ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz, plazma nitrik oksit ve nitrotirozin düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Diyabetik grupların kan glukoz düzeyleri, diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksekti. Diyabet+L-karnitin grubunun kan glukozu değişim yüzdesi, diğer gruplara göre düşüktü. Aynı zamanda diyabet+L-karnitin grubunun plazma nitrik oksit düzeyi kontrol grubuna göre yüksekti. L-karnitin uygulanan grupların plazma nitrotirozin düzeyleri, diyabet grubuna göre düşüktü. Grupların karaciğer indüklenebilir nitrik oksit sentaz ve nitrik oksit düzeyleri arasında fark yoktu.
SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamız; deneysel diyabette 15. gün sonunda plazma ve karaciğer nitrik oksit ve karaciğer indüklenebilir nitrik oksit sentaz düzeylerinin değişmediğini ancak plazma nitrotirozin düzeyinin arttığını gösterdi. Diğer yandan çalışmamız, L-karnitinin plazma nitrik oksit düzeylerinde artışa, plazma nitrotirozin düzeylerinde azalmaya neden olduğunu, oysa karaciğer nitrik oksit ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz düzeylerine etkisinin olmadığını gösterdi.
OBJECTIVE: The aim of this study is to investigate the effect of L-carnitine on plasma and liver nitric oxide metabolism in streptozotocin-induced diabetic rats.
METHODS: Sprague Dawley female rats were divided randomly into following groups: control, L-carnitine, diabetes and diabetes+L-carnitine. Diabetes and diabetes+L-carnitine groups were intraperitonally injected with a single dose of streptozotocin (40 mg/kg) prepared in the citrate buffer (pH 4.5). Other groups were injected with only citrate buffer. 72 hours after the streptozotocin injection, L-carnitine (500 mg/kg/day) was given intraperitoneally to L-carnitine and diabetes+L-carnitine groups for 15 days. Physiological saline was given intraperitoneally to the other groups for 15 days. Blood sugar (at 72 hours and the end of experiment), liver nitric oxide and inducible nitric oxide synthase, plasma nitric oxide and nitrotyrosine levels were measured.
RESULTS: Blood glucose levels in diabetic groups were higher compared with other groups. Percentage change of blood glucose in diabetes+L-carnitine group was lower compared with other groups. Also diabetes+L-carnitine group’s plasma nitric oxide levels were higher than control group. Plasma nitrotyrosine levels of L-carnitine injected groups were lower than diabetes group. There was no significant difference between the levels of liver inducible nitric oxide synthase and nitric oxide in groups.
CONCLUSION: As a result, our study showed that plasma and liver nitric oxide and liver inducible nitric oxide synthase levels aren’t changed significantly but plasma nitrotyrosine levels are increased at the end of 15th day of experimental diabetes. On the other hand, our results also showed that L-carnitine causes an increase in plasma nitric oxide levels and a decrease in plasma nitrotyrosine levels whereas it has no effect on liver nitric oxide and inducible nitric oxide synthase levels.

3.
Yumurtlayan Japon Bıldırcın Karma Yemlerine Tavuk Çevirme Yağı ve Ayçekirdeği Yağı İlavesinin Kan ve Karaciğer Oksidan/Antioksidan Denge ve Karaciğer Fonksiyon Testleri Üzerine Etkileri
Effects of Dietary Chicken Grill Oil and Sunflower Seed Oil on Blood and Liver Oxidant/Antioxidant Status and Liver Function Tests in Laying Japanese Quails (Coturnix coturnix japonica)
Tülay Büyükoğlu, Fatma Karakas - Oguz, Mustafa Numan Oguz
doi: 10.5505/tjb.2014.81894  Sayfalar 422 - 429
AMAÇ: Bu çalışmada 13 haftalık yumurtlayan Japon bıldırcınlarının (n=196) (Coturnix coturnix japonica) karma yemlerine eklenen tavuk çevirme yağının (CGO) kan ve karaciğer oksidan/antioksidan denge ve karaciğer fonksiyon testleri üzerine etkisi araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Dört gruba ayrılan bıldırcınlar sırasıyla, %5 ayçekirdeği yağı (SO1), %5 tavuk çevirme yağı (CGO1), %7,5 ayçekirdeği yağı (SO2) and %7,5 tavuk çevirme yağı (CGO2) içeren karma yemlerle beslenmişlerdir. Yem ve su dokuz haftalık deneme boyunca ad libitum olarak verilmiştir.

YÖNTEMLER: Dört gruba ayrılan bıldırcınlar sırasıyla, %5 ayçekirdeği yağı (SO1), %5 tavuk çevirme yağı (CGO1), %7,5 ayçekirdeği yağı (SO2) and %7,5 tavuk çevirme yağı (CGO2) içeren karma yemlerle beslenmişlerdir. Yem ve su dokuz haftalık deneme boyunca ad libitum olarak verilmiştir.
BULGULAR: Karma yemlere ilave edilen CGO’nun eritrosit ve karaciğer süperoksit dismütaz (SOD) aktivitesini azalttığı, fakat eritrosit glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktivitesini arttırdığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte, karma yemlere ilave edilen CGO’nun serum ve karaciğer malondialdehit (MDA) düzeyi üzerine herhangi bir etkisi saptanmamıştır. Fakat %7,5 SO ilave edilen grubun (SO2) karaciğer MDA düzeyi diğer gruplara göre önemli ölçüde (P<0.01) artmıştır. Plazma vitamin A ve β-karoten konsantrasyonları ise karma yemlere ilave edilen hem ayçekirdeği hem de tavuk çevirme yağının %5’den %7,5 oranına çıkarılması durumunda azalmıştır. Aksine plazma vitamin E konsantrasyonları %7,5 SO ve CGO ilave edilen karma yemlerle beslenen bıldırcınlarda, %5 SO ve CGO ilave edilen gruplara göre önemli ölçüde yüksek (P<0.05) bulunmuştur. Serum alanin transaminaz (ALT) aktivitesi CGO ilave edilen gruplarda (CGO1 ve CGO2) artmıştır. Ayrıca, serum aspartat transaminaz (AST) aktivitesi %7,5 oranında SO ya da CGO ilave edilen karma yemlerle beslenen bıldırcınlarda önemli ölçüde (P<0.01) artış göstermiştir.
SONUÇ: Mecut çalışmada, CGO’nun antioksidan etkisinin SO’dan daha az olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Her iki yağın da %7,5 oranın oksidan/antioksidan denge ve karaciğer fonksiyon testleri üzerinde olumlu etkisi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, dietlere eklenen %7,5 CGO’nın oksidan etkisinin %7,5 SO’dan daha az olduğu görülmektedir. Bu nedenle %5 oranına kadar gereç ve yöntemler bölümünde belirtilen şekilde hazırlanmış olan CGO bıldırcın dietlerine eklenebilir.
OBJECTIVE: To investigate influence of dietary chicken grill oil (CGO) on blood and liver oxidant/antioxidant status and parameters of liver function in laying Japanese quails (n=192; 13-wk old) (Coturnix coturnix japonica).
METHODS: Four groups were fed with experimental diets contained, 5% sunflower seed oil (SO1), 5% chicken grill oil (CGO1), 7.5% sunflower seed oil (SO2) and 7.5% chicken grill oil (CGO2), respectively. Experimental diets and water were provided ad libitum throughout the nine weeks of experiment.
RESULTS: The added CGO supplementation lowered erythrocyte and liver superoxide dismutase (SOD) activity, but increased erythrocyte glutathione peroxidase (GSH-Px) activity. However, the supplemented CGO did not affect to serum and liver malondialdehyde (MDA) levels. But liver MDA level of the group added 7.5% SO (SO2) significantly increased compared to other groups (P<0.01). Vitamin A and β-carotene concentrations in plasma of laying quails significantly decreased due to increased rates (from 5% to 7.5%) of both CGO and SO. However, plasma vitamin E concentrations in quails fed with diets supplemented with 7.5% SO and CGO were significantly higher (P<0.05) than in birds fed with the 5% SO and CGO diets. In the analysis of liver function, serum alanine transaminase (ALT) activity in birds fed diets supplemented with CGO (CGO1 and CGO2) increased. Also, serum aspartate transaminase (AST) activity showed a significant increase (P<0.01) in quails fed with 7.5% SO or CGO.
CONCLUSION: The results suggest that the antioxidant effect of CGO is not less effective than that SO. Both SO and CGO added to quail diets in 7.5 % ratio are not the positive effect on the oxidant/antioxidant status and liver function tests. However, the oxidant effect of dietary 7.5% CGO is lower than that SO. Therefore CGO obtained as described in the Material-Methods section up to 5 % may be added to quail diets.

4.
İdrar Monosit Kemoatraktan Protein-1’in Tip II diyabetik nefropatili hastaların renal fonksiyonlarının takibinde kullanımı ve renal hasarın değerlendirilmesinde prognostik belirteç olarak değeri
Use of monocyte chemoattractant protein-1 in monitoring of renal functions of patients with diabetic nephropathy and its value as a prognostic marker in assessing renal injury.
Nazlı Caner Yanık, Cihan Coşkun, Ekrem Orbay, Emel Ahıskalı Erim
doi: 10.5505/tjb.2014.58077  Sayfalar 430 - 434
AMAÇ: Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı evrelerdeki tip 2 diyabetik nefropatili hastaların idrar MCP-1/kreatinin oranları (idrar MCP-1) ile mikroalbümin/kreatinin oranları (mikroalbümin) ve MDRD GFR değerleri arasındaki ilişkiyi belirlemek ve bu hastaların renal fonksiyonlarının takibi ve renal hasarın ileri evrelerindeki prognostik değeri açısından idrar MCP-1’in kullanımını değerlendirmektir.
YÖNTEMLER:
Yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya, tip 2 diyabetli 100 hasta( 48 kadın; 52 erkek) dahil edildi. Hastalar, mikroalbümin ile tespit edilen renal fonksiyonlarına göre 3 gruba ayrıldı. Mikroalbümin<30 mg/g hastalar normoalbüminürik (NOA)(n=20); 30-300 mg/g mikroalbüminürik (MİA)(n=51); >300 mg/g olanlar ise makroalbüminürik (MAA)(n=29) olarak tanımlandı. Üç grubun değerleri ölçüldü ve karşılaştırıldı.

BULGULAR: Bulgular: Gruplar arası değerlendirmede "Oneway ANOVA" ve "Kruskal Wallis" testleri kullanıldı ve grupların idrar MCP-1 düzeyleri anlamlı farklılık gösterdi. NOA grup idrar MCP-1= 156.02 pg/g (41.28-478.60), MİA grup idrar MCP-1=174.99 pg/g (100.89-647.18), MAA grup idrar MCP-1= 245.71 pg/g (96.78-724.59). Renal fonksiyonlardaki bozulma ve albüminüri artışı ile uyumlu olarak idrar MCP-1 artmaktadır. idrar MCP-1 ile mikroalbümin arasında pozitif(r=0.389; p<0.0001), MDRD GFR ile negatif ilişki bulundu (r=-0.314; p=0.001).
SONUÇ: Sonuç: Bulgularımız, tip 2 diyabetik nefropatili hastalarda idrar MCP-1 ile mikroalbümin ve MDRD GFR arasındaki ilişkiyi ve idrar MCP-1'in hastaların renal fonksiyonlarının takibinde ve hastalardaki renal hasarın değerlendirilmesinde prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
OBJECTIVE: Objective: The aim of this study is to determine the relationship between MDRD GFR and ratio of urinary MCP-1/ creatinin (urinary MCP-1) and microalbumin/creatinine rates (microalbumin) in type 2 diabetic nephropaty patients who are in different stages and to assess the use of urinary MCP-1 as a prognostic indicator in monitoring renal functions of these patients and in renal injury.
METHODS: Methods: This cross-sectional study has included 100 diabetic patients (48 female; 52 male). Patients were randomized in 3 groups based on renal function determined by microalbumin. Patients who has microalbumin < 30 mg/g has defined as normoalbuminuric (NOA)(n=20); 30 - 300 mg/g microalbumin has referred as microalbuminuric (MIA)(n=51) and patients with microalbumin > 300 mg/g has defined as makroalbuminuric (MAA)(n=29). Three groups were measured and compared.
RESULTS: Results: Inter-group assessment has performed by using "Oneway ANOVA" and "Kruskal- Wallis" tests and significant differences have been found between urinary MCP-1 in three groups. Outcomes of urinary MCP-1 = 156.02 pg/g (41.28-478.60) in NOA group; 174.99 pg/g (100.89-647.18) in MIA group and = 245.71 pg/g (96.78-724.59) in MAA group. Urinary MCP-1 has increased by increasing of albuminuria and by deterioration of renal function. Correlation of urinary MCP-1 was positive with microalbumin (r = 0.389; p< 0.0001) while was negative with MDRD GFR (r = 0.314; p = 0.001).
CONCLUSION: Conclusion: Our findings has demonstrated that urinary MCP-1 is related with micro albumin and MDRD GFR in patients with type 2 diabetic nephropathy. Thus, urinary MCP-1 could be used in monitoring renal functions of patients and serve as a prognostic indicator in assessment of renal injury of these patients.

5.
Yapısal veritabanlarındaki sistein kalıntılarında pKa değerinin yüksek oranda değişkenlik göstermesi ve H-bağı katkılarının etkisi
High pKa variability of cysteine residues in structural databases and the effect of H-bond contributions
Stefano Maria Marino, Inanç Soylu
doi: 10.5505/tjb.2014.55823  Sayfalar 435 - 442
AMAÇ: – Bu çalışmada, yaygın olarak kullanılan iki ampirik pKa tahmin edici program olan propka 1.0 (ppka1) ile propka 3.0 (ppka3)’ı karşılaştırılmıştır. İki program, sistein (Cys) amino asidi odaklı, yapısal veri tabanlarının yüksek hacimli analizlerinde kullanılan araçlar olarak test edilmiş, ve performanslarının, bilinen reaktif sistein kalıntılarına ilişkin bilgiler kullanılarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEMLER: Yapısal veri setleri, PDB veri tabanından bilgisayara indirilmiş ve farklı pKa tahmin programların aktarılmıştır. Programların çıktılarından amaca yönelik hazırlanmış betikler kullanılarak ilgili bilgiler çıkarılmış ve elde edilen bilgiler daha sonra farklı programların çıktılarının karşılaştırıldığı detaylı analizlere konu edilmiştir.
BULGULAR: ppka1 programında, Cys kalıntısına ilişkin pKa değerinin hesaplanırken; özellikle yüzeyde yer alan kalıntılarda, H-bağı katkıları önemli bir yer teşkil etmektedir. Son sürüm olan ppka3 için bu durum farklıdır. ppka1'nın bu özelliği H-bağı ağının reaktif, fonksiyonel Cys kalıntılarının aktivasyonundaki kritik rolünü gösteren, yakın zamanda yapılmış bağımsız çalışmalar ile örtüşmektedir. Gerçekten de reaktif Cys kalıntılarının tanımlayabilme yeteneği test edildiğinde, ppka1 programından diğer metotlara kıyasla daha başarılı sonuçlar elde edilmiştir.
SONUÇ: Çalışmada ppka1 programının, redoks biyoinformatiğinde, yüksek hacimli veri setlerinin Cys kalıntılarına tahmininde etkin bir araç olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. ppka1 özellikle reaktif (Örn. nükleofilik, yüzeyde yer alan) fonksiyonel Cys kalıntılarının hassas olarak tahmin edilmesinde, hızlı ve diğer programlarla rekabet edebilen performansa sahiptir. Bu çalışma, propka (ppka1, ppka3) tahminleri ile ilgili ilişkin önemli bilgiler ile beraber Cys aktivasyonunda H-bağının ve kalıntının yüzeyde bulunmasının kritik rolünü destekleyici bilgiler sunmaktadır.
OBJECTIVE: Our first objective was to extensively compare two most common empirical protein pKa predictors, propka1.0 (ppka1) and propka3.0 (ppka3); we have specifically compared them as tools for high-throughput analyses of structural datasets with a particular focus on the amino acid Cysteine (Cys); afterwards, our goal was to assess their performances with known instances of reactive Cys residues.
METHODS: Structural datasets were downloaded from the PDB repository and pipelined to different pKa prediction software; results were parsed with in-house scripts, to extract relevant information, and then subjected to further analysis, including detailed output comparisons for different programs.
RESULTS: With ppka1, H-bond contributions dictated the prediction of Cys pKa, particularly for exposed residues; this was not the case for the most recent version, ppka3. This feature of ppka1 fits with recent, independent studies reporting the critical role of H-bond network in the activation of reactive Cys residues; indeed, when tested in a benchmark for its ability to describe reactive Cys residues, ppka1 provided the best results, favorably comparing to other methods tested.
CONCLUSION: ppka1 can be an effective aid in redox bioinformatics as a tool for high-throughput Cys pKa predictions: it is extremely fast, yet capable of competitive performances, particularly apt to predict very reactive (e.g. nucleophilic, exposed) functional Cys residues. This work provides new insights on propka (in its different versions) predictions as well as substantial support to the critical role of H-bond and exposure in Cys activation.

6.
Purification and Recovery of Invertase from Potato Tubers (Solanum tuberosum) by Three Phase Partitioning and Determination of Kinetic Properties of Purified Enzyme
Üçlü Faz Ayırma Yöntemi ile Patates (Solanum tuberosum) yumrularından İnvertazın Saflaştırılması ve Geri Kazanımı ve Saflaştırılmış Enzimin Kinetik Özelliklerinin Belirlenmesi
Yonca Duman, Erdem Kaya
doi: 10.5505/tjb.2014.78949  Sayfalar 443 - 448
AMAÇ: Üçlü faz ayrılması proteinleri ve enzimlerin geri kazanılması ve saflaştırılması için ekonomik ve basit bir yöntemdir. Bu yöntemde proteinler sulu ya da ara fazda toplanırken; ham enzimin kontamine içeriği üst kısımdaki organik fazda toplanma eğilimindedir. Bu çalışmada patates yumrularında üçlü faz ayrılması ile invertaz saflaştırılması ve geri kazanımı gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEMLER: Üçlü faz ayrımı iki döngüde gerçekleştirilmiştir. birinci döngüde enzim %121 geri kazanım ve 5.67 saflaştırma katsayısı ile %20 amonyum sülfat doygunluğunda ve1.0: 1.0 t-butanol: ham enzim oranı ile sulu fazda görülmüştür. İkinci döngüde ise amonyum sülfat oranı %25'e çıkarılıp t-butanol ve ham enzim oranı sabit bırakılarak optimize edilmiştir.
BULGULAR: Saflaştırma katsayısı ve enzim geri kazanımı sırasıyla 12.8 ve %156 olarak belirlenmiştir. Ayrıca enzimin Km değeri optimal sıcaklığı, sıcaklık stabilitesi, optimal pH'sı ve pH stabilitesi belirlenmiştir.
SONUÇ: Çalışma Üçlü faz ayırma yönteminin invertazın patataes yumrularından alınması için etkili ve elverişli yöntem olduğunu göstermektedir.
OBJECTIVE: Three phase partitioning (TPP) is a simple and economical purification and recovery technique for proteins and also enzymes. In this technique; proteins are separated in the interfacial or lower phase while contaminant parts of crude extract partitioning occur in the upper organic phase. In this study invertase was purified and recovered from potato by TPP.
METHODS: The highest enzyme recovery of 121% and purification fold 5.67 was seen in the aqueous phase at the 20% ammonium sulfate saturation with 1.0: 1.0 t-butanol ratio at the first cycle of partitioning. The TPP was optimized by adding ammonium sulfate to final concentration at 25% with the constant t-butanol ratio to starting material.
RESULTS: Purification fold and activity recovery were found as 12.8 and 156%, respectively. The Km value, optimal temperature and optimal pH of purified enzyme were also determined.
CONCLUSION: The present study showed that, TPP can be an attractive and effective technique for the extraction of invertase from potato.

7.
Sıçan Metabolik Sendrom Modelinde Resveratrol’ün Oksidan ve Antioksidan Sistemler Üzerine Etkileri
Effects of resveratrol on Oxidant and Antioxidant Systems in Model of Rat Metabolic Syndrome
Nevin İlhan, Hilal Güngör, Ayşe Şebnem İlhan
doi: 10.5505/tjb.2014.58569  Sayfalar 449 - 454
AMAÇ: Son yıllarda ciddi bir sağlık problemi olan metabolik sendromun oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunu artırıcı etkisi, polifenol yapıda doğal bir antioksidan olan resveratrol’ün bu alanda kullanımını gündeme getirmiştir. Yüksek fruktoz diyeti ile deneysel metabolik sendrom oluşturulmuş sıçanlarda, resveratrol tedavisiyle değişen kalp, böbrek ve hepatik doku malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (KAT) değerlerinin kontrol grubu ve tedavi öncesi metabolik sendromlu grup ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmada Wistar/albino cinsi 15 adet sıçan kullanıldı. Kontrol, metabolik sendrom oluşturulan grup ve tedavi ajanı olarak resveratrol verilen grup olmak üzere sıçanlar eşit 3 gruba ayrıldı. Deneysel süre sonrası MDA, NO, SOD ve KAT düzeyleri dokuların homojenizasyonu sonrası manuel spektrofotometrik metodlarla çalışıldı.
BULGULAR: Çalışma sonucu, kalp ve karaciğer doku MDA ve kalp, böbrek, karaciğer doku NO değerlerinde, metabolik sendromlu grupta kontrollere göre anlamlı artışlar (p<0,05), resveratrol tedavisini takiben ise kontrol değerlerine yakın olacak şekilde düşüşler gözlendi. Böbrek ve karaciğer doku katalaz aktivitesi metabolik sendromlu grupta istatistiksel olarak azalmış (p: 0,019 ve p: 0,021 ) ve resveratrol tedavisiyle kontrol değerlerine yakın anlamlı bir yükselme (p: 0,011 ve p: 0,058) izlenmiş, SOD için bu değişimler katalaz kadar belirgin olmamıştır (p>0,05). Ancak hepatik SOD aktivitesi açısından resveratrol tedavisi alan grup ile kontrol grubu karşılaştırıldığında tedavi alan grupta belirgin bir artış kaydedilmiştir (p: 0,011).
SONUÇ: Bu sonuçlar resveratrolün muhtemelen antioksidan etkisi ile metabolizmada önemli yeri olan karaciğer ve böbrek dokusu oksidatif stresini azaltıp endojen antioksidanlara destek verdiğini, eksojen fruktoz ile oluşturulan doku hasarına karşı direkt veya dolaylı etkisiyle oluşan hasarı önlemede etkili olduğunu göstermektedir.
OBJECTIVE: In recent years,metabolic syndrome, which is a serious health problem, enhancing the effect of oxidative stress and lipid peroxidation, which is a natural antioxidant resveratrol, a polyphenol structure, the use of this area has brought. The present study aimed to evaluate the influence of resveratrol (RSV) treatment on heart, kidney and hepatic tissue malondialdehyde(MDA), nitric oxide(NO), superoxide dismutase(SOD) and catalase(CAT) levels in high fructose feeding rats which form an experimental metabolic syndrome model and compared to pre-treatment of metabolic syndrome group and the control group values.
METHODS: Wistar/albino rats(n: 15) were used in the present study. Rats were divided equally into 3 groups as control, created group of metabolic syndrome and metabolic syndrome plus resveratrol treatment. At the end of the experimental period, tissue MDA, NO, SOD and CAT levels were studied manual spectrophotometric methods after homogenization of tissues.
RESULTS: The result of the study, a significant increase in heart and liver tissue MDA, and heart, kidney, liver tissue NO levels were observed in the metabolic syndrome group compared to controls (p<0,05), following treatment with resveratrol significantly decreases were observed to be close to the control values. Kidney and liver tissue catalase activity statistically significant decrease in metabolic syndrome group (p: 0,019 and p: 0,021, respectively), kidney and liver tissue catalase activity similar to control values after treatment with resveratrol, a significant increase was observed (p: 0,011 and p: 0,058), but changes in the activity of SOD has not been as significant as catalase (p>0,05). However, hepatic SOD activity in resveratrol treatment group had a significant increase compared to control group (p: 0,011).
CONCLUSION: These results suggest probably antioxidant effects of resveratrol to reduce oxidative stress in the liver and kidney tissue which is an important role in metabolism. Against tissue damage generated by exogenous fructose, resveratrol is effective in preventing tissue damage with direct or indirect effect shows.

8.
Biosorption Studies For Removal of Cu (II) ions Onto Saccharum Bengalense an Efficient and Eco-Friendly Biosorbent
Muhammad Imran Din, Muhammad Latif Mirza
doi: 10.5505/tjb.2014.25483  Sayfalar 455 - 462
OBJECTIVE: In this research work, a low-cost biosorbent derived from the Pulp of Saccharum
bengalense (SB) was used as an adsorbent material for the removal of Cu (II) ions from aqueous
solution.
METHODS: A batch adsorption method was experimented for biosorptive removal
of copper ions from the aqueous solution.
RESULTS: Nearly 90% removal of copper is possible at initial pH 6.0, under the batch test
conditions. Langmuir, Freundlich and Dubinin–Radushkevich (D–R) adsorption isotherms have
been applied to describe the biosorption of Cu (II) by Saccharum bengalense. It was found that
biosorption of Cu (II) by SB followed Langmuir and Freundlich model. The monolayer
adsorption capacity of SB as obtained from Langmuir isotherm at 40
0
Cwas found to be 13.5
mg/g at 323K. The Cu (II) adsorption data was analyzed by applying pseudo-first-order and
pseudo-second-order kinetic models. The intra- particle diffusion model was applied to
investigate the rate determining step. It was found that the biosorption of Cu (II) ions on SB
followed pseudo second-order rate kinetics. Thermodynamic parameters such as free energy
change (ΔG°), enthalpy change (ΔH°) and entropy change (ΔS°) have been calculated
respectively revealed the spontaneous, feasible and endothermic nature of adsorption process
CONCLUSION: The results of the present investigation suggested that biosorbent Saccharum
bengalense (SB) can be used as an economically feasible and environmentally friendly
biosorbent for the removal of Cu (II) from aqueous solutions.

9.
Trypsin ve Equisetum arvense özütü arasındaki etkileşimin kinetik ve yapısal karakterizasyonu
Kinetic and structural characterization of interaction between trypsin and Equisetum arvense extract
Mehmet Emin Uslu, Oğuz Bayraktar, Cagatay Ceylan
doi: 10.5505/tjb.2014.27870  Sayfalar 463 - 471
AMAÇ: E. arvense özütünün tripsin aktivitesi üzerinde ki engelleyici etkisinin ve de tripsinin özüt üzerinde ki etkisi bu çalışmada araştırılmıştır. Bunlara ek olarak ekstrakt ve tripsin arasında ki etkileşimin doğası araştırılmıştır
YÖNTEMLER: : E. arvense bitkisinin etanol özütünün tripsin üzerinde ki engelleyici etkisi tripsin enzim analizi ile belirlenmiştir. Özüt tripsin etkileşiminin özüt üzerinde ki yapısal etkisi FTIR ile analizlenmiştir. Son olarak özütün, süpernetantın ve çözünebilir pelletin özgün bileşenlerin analizi ise HPLC ile belirlenmiştir.
BULGULAR: Equisetum arvense özütünün total teipsin aktivitesini 24 °C sıcaklıkta ve 24 saat sonunda %5’e kadar düşürdüğü bulunmuştur. Yapılan FTIR analizleri ile tripsin ve equisetum arvense özütü arasındaki etkileşimin özüt proteinlerinin yapısında, kompozisyonunda ve hidrojen bağı yapma davranışında değişikliklere sebep olduğu anlaşılmıştır. Bu etkileşimler sebebiyle özütte bulunan lipidlerin çözünmez haldeki çökelti fazında toplandığı gözlemlenmiştir. Ayrıca fenolikl bileşiklerin çoğunluğunun süpernetant fazında bulunması sebebiyle tripsin inaktivasyonunu arttırdığı anlaşılmıştır. Ancak çökeltide ki bileşiklerin apolar yapıda olduğu HPLC koromotogramları ile gösterilmiştir.
SONUÇ: Equisetum arvense bitkisinin sahip olduğu yüksek fenolik madde miktarının tripsin enzim aktivitesinin engellenmesinde enzim denaturasyonunun ana sebep olduğu kullanılan metodlar ile gösterilmiştir
OBJECTIVE: In this study the inhibitory effect of E. arvense extract on trypsin activity and the effect of trypsin on E. arvense extract were studied. In addition the nature of the interaction between the extract and trypsin was investigated.
METHODS: The inhibitory effect ethanol extract of E. arvense on trypsin activity was determined using trypsin enzyme assay. The structural effects of the extract-trypsin interaction for the extract were analyzed by FTIR. Finally, the HPLC analyses were carried out to analyze the individual components of the extract and the supernatant and soluble precipitate phases.
RESULTS: Equisetum arvense extract was found to decrease total percent activity of trypsin to 5% in 24 hour at 24 °C. FTIR analyses indicated that the interaction between trypsin and equisetum arvense extract caused changes in the structure and hydrogen bonding behavior and composition of the extract proteins. These interactions also caused the extract lipids to accumulate in the insoluble precipitate phase. Most of the phenolics remained in the supernatant phase enhancing the inactivation of trypsin. However, the precipitated compounds were shown to be of apolar in nature as shown in the HPLC chromatograms.
CONCLUSION: The methods that were used showed that the high phenolic content of Equisetum arvense was the main reason for the inhibition of trypsin enzyme activity by denaturing the enzyme.

TEKNIK RAPOR
10.
MULTİPL SKLEROZDA SERUM LİPİTLERİ VE Lp-PLA2 AKTİVİTESİ
SERUM LIPIDS AND Lp-PLA2 ACTIVITY IN MULTIPLE SCLEROSIS
Halef Okan Doğan, Fatma Meriç Yılmaz, Sema Uysal, Semra Mungan, Fikri Ak
doi: 10.5505/tjb.2014.27147  Sayfalar 472 - 475
AMAÇ: Multipl skleroz (MS) nedeni bilinmeyen inflamatuvar demiyelizan bir hastalıktır. Dislipidemi, T lenfosit aracılı inflamasyon, lipoprotein aracılı oksidatif aktivite ve lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 (Lp-PLA2) aktivitesi hastalığın patogenezinde rol almaktadır. Bu çalışmada farklı klinik dönemlerde olan MS hastalarında Lp-PLA2 aktivitesi ve serum lipit düzeyleri incelenerek hastalığın ilerleyişi üzerindeki etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Çalışmaya 30 hasta ve 30 kontrol dahil edildi kontrol ve hasta grupları Lp-PLA2 aktivitesi, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol (HDL-K), LDL kolesterol (LDL-K),plazma aterojenik indeks (PAİ), non HDL-K ve total kolesterol/HDL-K düzeyleri yönünden karşılaştırıldı. Ayrıca hastalar klinik durumlarına göre gruplandırıldı ve gruplar Lp-PLA2 aktivitesi, total kolesterol, trigliserid, LDL-K ve HDL-K düzeyleri yönünden karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hasta ve kontrol grupları arasında Lp-PLA2 aktivitesi, total kolesterol, trigliserid, HDL-K, LDL-K, PAİ, non-HDL-K ve total kolesterol/HDL-K düzeyi yönünden herhangi bir farka rastlanmadı. Buna ilave olarak klinik durumlarına göre gruplandırılan hastalar arasında Lp-PLA2 aktivitesi, total kolesterol, trigliserid, HDL-K ve LDL-K düzeyleri yönünden anlamlı herhangi bir fark yoktu.
SONUÇ: Serum lipit düzeyleri ve Lp-PLA2 aktivitesinin MS hastalığında ve hastalığın ilerleyişinde rol oynamadığı düşünülmektedir.
OBJECTIVE: Multiple sclerosis (MS) is an inflammatory demyelinating disease arising from unknown origin. Dyslipidemia, T-lymphocyte mediated inflammation, lipoprottein associated oxidative activity and lipoprotein associated phospholipase A2 (Lp-PLA2) activity include the pathogenesis of MS. In the current study, we evaluated the effect of Lp-PLA2 activity and serum lipids in MS patients with different clinical stages to understand the effect these parameters on MS progression.
METHODS: The study included a total of 30 patients and 30 controls. Lp-PLA2 activity, LDL cholesterol (LDL-C), HDL cholesterol (HDL-C), total cholesterol, trygliceride, atherogenic index of plasma (API), non HDL kolesterol (non-HDL-C) and total The study included a total of 30 patients and 30 controls. Lp-PLA2 activity, total cholesterol, trygliceride, HDL cholesterol (HDL-C), LDL cholesterol (LDL-C), atherogenic index of plasma (AIP), non HDL cholesterol (non-HDL-C) and total cholesterol to HDL-C ratio (TCHOL/HDL-C) were compared between controls and patients. Additionally, patients were grouped according to their clinical stage and compared each other in terms of serum Lp-PLA2 activity, LDL-C, HDL-C, total cholesterol and trygliceride concentrations.
RESULTS: There were no statistically significant differences between patients and controls in terms of Lp-PLA2 activity, total cholesterol, trygliceride, HDL-C, LDL-C, AIP, non-HDL-C and TCHOL/HDL-C. Additionally, no significant difference were observed in terms of Lp-PLA2 activity, total cholesterol, trygliceride HDL-C and LDL-C concentrations among patients divided according to clinical stage.
CONCLUSION: Serum lipids concentrations and Lp-PLA2 activity are not seem to be involved in MS and its progression.

ARAŞTIRMA
11.
İyi klinik laboratuvar uygulamaları kapsamında Tiroid Stimulan Hormon ve Prostat Spesifik Antijen parametrelerinin ölçüm belirsizliğinin değerlendirilmesi
Within the context of good clinical laboratory practices evaluation of measurement uncertainty of Thyroid Stimulating Hormone and Prostate Specific Antigen parameters
Sakine Türkmen, Sembol Türkmen Yıldırmak, Murat Yekrek, Burak Çimen, Sacide Atalay, Nurcan Çetin Paker, Yuksel Gulen Cicek, Mustafa Durmuscan
doi: 10.5505/tjb.2014.49358  Sayfalar 476 - 481
AMAÇ: Laboratuvarda kalite kapsamında değerlendirilen akreditasyon uygulamaları hızla yaygınlaşmaktadır. Ölçüm belirsizliği(b) test sonucunun kalitesi ve güvenilirliği hakkında bilgiler sağlar. Biyokimyasal testlerden tiroid stimulan hormon (TSH)ve prostat spesifik antijen (PSA), hem alt hem de üst referans limitleri tedaviyi yönlendirici öneme sahip analitlerdir. Gerek alt ve üst referans limitlerinin güvenilirliğini gerekse tedavinin takibi için biyolojik değişim dışındaki farkları göstermek için çalışmamızda bu iki analitin ölçüm belirsizliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca PSA ölçümlerinin standardizasyonu için kullanılan iki farklı kalibratörle (WHO ve Hybritech) elde edilen sonuçların uyumu incelendi.
YÖNTEMLER: Belirsizlik bileşenleri olarak kalibratör ve kalibrasyon kayma belirsizliği, kit sertifika belirsizliği ve tekrarlanabilirlik belirsizliği hesaplandı. Belirsizlik bileşenlerinin ortalamaya göre karelerinin toplamının karekökü alınarak ortalamaya göre standart birleşik belirsizlik (bc/C analiz) bulundu. Bulunan standart birleşik belirsizlik (Bc) uygun bir k faktörü (kapsam faktörü) ile çarpılarak genişletilmiş belirsizlik (B=k×bc) elde edildi. PSA ölçümlerinin standardizasyonu için kullanılan iki farklı kalibratörle elde edilen sonuçlar karşılaştırıldı.
BULGULAR: Elde edilen belirsizlik sonuçları kabul edilebilir toplam hata sınırları içindeydi.
Bu çalışmada WHO materyali ile kalibre edilen yöntemle elde edilen PSA değerleri, Hybritech kalibratörü ile kalibre edilen yöntemdeki değerlere kıyasla yaklaşık %20 daha düşük bulundu.

SONUÇ: İyi laboratuar pratiği doğrultusunda GUM (Guide to the Expression of Uncertanty in Measurement) ve EUROCHEM (A Focus for Analytical Chemistry in Europe) çerçevesinde ölçüm belirsizliği hesabına örnek olarak çalışılan total PSA, serbest PSA ve TSH çalışmalarının her iki kalibratörle yapılan ölçüm belirsizlikleri biyolojik varyasyon limitleri dahilinde bulunmuştur.
OBJECTIVE: Accreditation practices that are considered in the scope of quality in laboratories are rapidly becoming widespread. Measurement uncertainty (u)provides information about the quality and reliability of test results. Among biochemical tests thyroid stimulating hormone (TSH) and prostate specific antigen (PSA) with their low and high reference interval limits have prognostic value for treatment. The aim of this study was to determine the measurement uncertainties of these two analytes by illustrating the reliability of lower and upper reference limits and the differences other than biological changes for treatment follow up. The compatibility of results obtained using two different calibrators (WHO and Hybritech) for standardizing PSA measurements were also investigated.
METHODS: Calibrator and calibration drift uncertainty, reagent certificate uncertainty, and reproducibility uncertainty were calculated as components of uncertainty. Standard combined uncertainty relative to mean (uc/C analysis) was found by taking square roots of squares of uncertainty components relative to mean. The enlarged uncertainty (U=k×uc) was obtained by multiplying the standard combined uncertainty (uc) with an appropriate k factor (scope factor). The obtained results using two different calibrators for standardizing of PSA measurements were compared.
RESULTS: The obtained results of measurement uncertainty were lower than limits of total allowable error. PSA values obtained with the method calibrated with WHO calibrator were found to be approximately 20% lower than those obtained with the method calibrated with Hybritech calibrator.
CONCLUSION: The measurement uncertainty results obtained from two calibrators in total PSA, free PSA and TSH was found within the limits of biological variation in accordance with good clinical laboratory practices under GUM (Guide to the Expression of Uncertanty in Measurement) and EUROCAM (A Focus for Analytical Chemistry in Europe).

12.
Ankilozan spondilit ile HLA-B27, MEFV gen mutasyonları, ERAP1, IL12B ve IL23R gen polimorfizmleri arasındaki ilişki.
Association of HLA-B27, MEFV gene mutations, ERAP1, IL12B and IL23R gene polymorphisms with ankylosing spondylitis.
Filiz Sarıkaya Pekacar, Ali Akdoğan, Mutlu Hayran, Reyhan Çolak, Engin Yılmaz
doi: 10.5505/tjb.2014.44265  Sayfalar 482 - 487
AMAÇ: Ankilozan spondilitin patogenezinde genetik faktörler önemli bir role sahipitir. Bu çalışmanın amacı, HLA-B27, MEFV gen mutasyonları, IL12B, Il23R ve ERAP1 gen polimorfizmleri ile Türk AS hastaları arasındaki ilişkiyi belirlemektir.
YÖNTEMLER: Yüz AS hastası ve 100 sağlıklı kontrolde, HLA-B27, sık görülen 12 MEFV gen mutasyonu, IL12B ( rs3213120), IL23R (rs11209026) ve ERAP1 (rs30187) gen polimorfizmleri allel özgü polimeraz zincir reaksiyonu (PCR), revers hibridizasyon ve DNA dizi analiz teknikleri ile analiz edildi. Hastalığın aktivitesi BASDAI (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index) ve BASFI (Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index) skorlaması ile analiz edildi.
BULGULAR: Bu çalışma HLA-B27 ile AS arasındaki kuvvetli ilişkiyi bir kere daha doğrulamıştır (p<0.001, OR: 29.6, %95 CI: 12.3-71.1). Hastalığın üveit bulgusu ile HLA-B27 pozitif olan AS hastaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0.004).
MEFV gen mutasyon sıklığının AS hastalarında (%40) kontrole (%22) göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.006, OR: 2.5, %95 CI: 1.3-4.4).
ERAP1 genindeki rs30187 polimorfizmi ile AS hastaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0.033). AS hastalarında, rs30187-CT genotipinin, CC ve TT genotiplerine göre daha sık görüldüğü belirlendi (OR: 2.1, %95 CI: 1.2-3.7). Bununla beraber C allelini taşıyan AS hastalarında risk 1.9 kat artmaktadır (%95 Cl: 1.06-3.3).
AS ile IL12B (rs3213120) ve IL23R (rs11209026) polimorfizmleri arasında bir ilişkinin olmadığı belirlendi. HLA-B27, MEFV gen mutasyonları, ERAP1-rs30187 polimorfizminin hastalığın BASDAI (Bath AS Disease Activity Index) ve BASFI (Bath AS Functional Index) skorlarına etkisi olmadığı belirlendi.

SONUÇ: Bu çalışmada, HLA-B27, MEFV gen mutasyonları ve ERAP1(rs30187 polimorfizminin AS için genetik yatkınlık genleri olabileceğine dair ön bulgular elde edilmiştir. HLA-B27, MEFV gen mutasyonları ve ERAP1 polimorfizmi arasındaki ilişki AS patogenezinde önemli bir rol oynayabilir.
OBJECTIVE: Genetic factors have an important role in the pathogenesis of ankylosing spondylitis (AS). The aim of this study was to analyse the association of HLA-B27, MEFV mutations, IL12B, IL23R and ERAP1 polymorphisms in Turkish patients with ankylosing spondylitis.
METHODS: A hundred AS patients and 100 healthy controls were examined for HLA-B27, 12 common MEFV mutations, IL12B ( rs3213120), IL23R (rs11209026), and ERAP1 (rs30187) polymorphisms (SNPs) by allele specific PCR, revers hybridization and sequencing techniques. Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index (BASDAI) and Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI) scores were calculated.
RESULTS: Our results confirmed that HLA-B27 was strongly associated with AS (69% vs 7% in controls) (p<0.001, OR: 29.6, 95% CI: 12.3-71.1). We also found an association between uveitis and HLA-B27 positivity in AS patients (p=0.004). The MEFV mutations were significantly frequent in AS patients (40%) compared with healthy controls (22%) (p=0.006, OR: 2.56, 95% CI: 1.3-4.4). We found that ERAP1 rs30187 was significantly associated with AS patients (p=0.033). The rs30187 CT genotype was associated with increased AS risk compared to CC or TT genotypes (OR: 2.1, 95% CI: 1.2-3.7). However, in patients with AS carrying the C allele increased the risk 1.9 times (95% Cl: 1.1-3.3). There was no association with AS and IL12B (rs3213120) and IL23R (rs11209026). There were no significant differences between HLA-B27, MEFV mutations, ERAP1 (rs30187) and Bath AS Disease Activity Index (BASDAI), Bath AS Functional Index (BASFI) scores.
CONCLUSION: This study showed that HLA-B27, MEFV mutations and ERAP1 (rs30187) are AS genetic susceptibility genes. Interactions between ERAP1 and HLA-B27 and MEFV mutations may play an important role in the AS pathogenesis.

13.
Deneysel karbondioksit pnömoperitonyum modelinde Dexmedetomidine’in oksidan-antioksidan sistem üzerine etkisinin araştırılması
The effects of Dexmedetomidine on oxidant - antioxidant systems in the experimental model of carbondioxide pneumoperitoneum
Nilay Taş, Tülin Bayrak, Özgür Yağan, Ahmet Bayrak, Sevil Işık, Sema Nur Ayyıldız, Murat Karakahya, Burcu Üstün, Tevfik Noyan
doi: 10.5505/tjb.2014.79836  Sayfalar 488 - 494
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, karbondioksit pnömoperitonyum sırasında splanknik sahada oluşan oksidan ve antioksidan sistemlerdeki değişiklikleri ve Dexmedetomidine uygulamasının bu değişiklikler üzerine etki gösterip göstermediğini tespit etmektir.
YÖNTEMLER: 40 adet, 200-250g ağırlıkta Sprague–Dawley türü dişi rat randomize olarak dört gruba ayrıldı. Group I; Kontrol grubu, Group II; Pnömoperitonyum uygulanmayan sadece Dexmedetomidine (Precedex 200µg/2ml, Hospira Inc, USA) verilen grup, Group III; 60 dakika boyunca 12 mmHg basınç ile pnömoperitonyum uygulanan ancak Dexmedetomidine verilmeyen grup, Group IV; 60 dakika boyunca 12 mmHg basınç ile pnömoperitonyum uygulanan ve insuflasyondan 30 dakika önce Dexmedetomidine verilen grup. Ratlardan, desuflasyon sonrası 30 dakika dinlendirildikten sonra İskemi Modifiye Albümin (İMA), Miyeloperoksidaz (MPO), İleri oksidasyon protein ürünleri (AOPP), Katalaz (CAT), Paroksonaz (PON1) and Platelet aktive edici faktör asetil hidrolaz (PAF-AH) analizi için kardiyak ponksiyonla kan örnekleri alındı.
BULGULAR: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında; oksidatif stres belirteçleri olan serum IMA düzeyleri ve MPO aktivesi grup III’de artmış (p<0.05), IMA düzeyi ise grup II’de azalmış olarak tespit edildi (p<0.05). Grup II ile karşılaştırıldığında; IMA ve AOPP düzeyleri grup III’de artmış olarak tespit edildi (p<0.01). Grup III ile karşılaştırıldığında ise; IMA ve AOPP düzeyleri grup IV’de azalmış olarak tespit edildi (p<0.01). Antioksidan belirteç olan serum CAT aktivitesi kontrol grubuna göre grup II’de artmış (p<0.05), PONve PAF-AH aktiviteleri ise grup II’ye göre grup III’de azalmış olarak bulundu (p<0.05). Bununla birlikte, PAF-AH aktivitesi kontrol grubuna göre grup III’de azalmış olarak bulundu (p<0.05), diğer gruplarda ise anlamlı değişiklik tespit edilmedi (p>0.05).
SONUÇ: Pnömoperitonyum neden olduğu iskemi reperfüzyon hasarı öncesinde Dexmedetomidine verilmesinin, akut dönemde oksidatif hasarı azaltıp, antioksidan aktiviteyi artırarak olumlu etkiye neden olabileceği gösterilmektedir.
OBJECTIVE: The aim of the study was to investigate the changes of oxidative and anti-oxidative systems in the splanchnic area during carbon dioxide pneumoperitoneum and to determine whether the administration of dexmedetomidine has effects on these systems.
METHODS: Forty rats were randomized into four groups: Group I; Control, Group II; No pneumoperitoneum, Dexmedetomidine administration, Group III; Pneumoperitoneum, no Dexmedetomidine administration and Group IV; Pneumoperitoneum and Dexmedetomidine administration 30 minutes before insufflation. The rats were rested 30 minutes after desufflation and blood samples were obtained for; ischaemia modified albumin (IMA), myeloperoxidase (MPO), advanced oxidation protein products (AOPP), catalase (CAT), paraoxonase (PON1) and platelet-activating factor acetylhydrolase (PAF-AH) analyses.
RESULTS: When compared with the control group; the serum IMA levels significantly decreased in group II, and also increased in group III as compared to control (p<0.05). IMA levels were also significantly decreased in both groups II and IV as compared to group III (p<0.001). Serum MPO activity increased in group III as compared to control (p<0.05). Serum AOPP levels were significantly increased in group III as compared to group II (p<0.01) and decreased in group IV as compared to group III (p<0.01). Serum CAT activity was higher in group II than controls (p<0.05). Serum PON and plasma PAF-AH activities significantly decreased in grup III as compared to group II (p<0.05) and plasma PAF-AH activity were decreased in group III as compared to controls (p<0.05).
CONCLUSION: In conclusion, administration of dexmedetomidine; prior to ischemia reperfusion injury caused by pneumoperitoneum; reduces the oxidative injury and increases the antioxidatant activity in the acute period.

14.
Adipoz Doku Kaynakli İnflamatuvar ve Proanjiyojenik Sitokinlerin Proliferatif Diyabetik Retinopati Üzerine Etkisi
Effect of Adipose Tissue-Derived Inflammatory and Proangiogenic Cytokines on Proliferative Diabetic Retinopathy
Demet Aban Yabanoğlu, Çağman Sun Tan, Sibel Kadayıfçılar, Bora Eldem, Sevilay Karahan
doi: 10.5505/tjb.2014.38039  Sayfalar 495 - 502
AMAÇ: Proliferatif Diyabetik Retinopatide (PDR) serum ve vitreus TNF-α, IL-6, VEGF, IL-1β, IL-8, IL-17, MCP-1, IL-1Ra, IL-10 konsantrasyonlarını saptamak ve adipoz doku kaynaklı inflamatuvar sitokinlerin PDR patogenezindeki etkisini araştırmaktır.
YÖNTEMLER: 22 PDR hastası prospektif olarak değerlendirildi. Kontrol grubu olarak 7 kadavra ile 11 idiyopatik epiretinal membran veya maküler delik olgusu değerlendirildi. Adipositokin konsantrasyonlarını değerlendirmede çoklu boncuk analizi yöntemi kullanıldı.
BULGULAR: Vitreus VEGF,IL-6 ve IL-8 konsantrasyonları PDR grubunda kontrol gruplarına göre anlamlı olarak yüksek saptandı. PDR grubunda vitreus IL-17,IL-6 ve IL-8 konsantrasyonları serum değerlerinden anlamlı olarak yüksek saptanırken, vitreus IL-10 ve IL-1Ra değerleri serum değerlerinden anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Diyabetik hastlarda vücut kütle indeksi, açlık kan glukozu ve glikozile hemoglobin ile adipositokin konsantrasyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır.
SONUÇ: PDR’de vitreus pro- ve anti- inflamatuvar adipositokinler arasındaki denge proinflamatuvar ve proanjiyojenik sitokinler lehine bozulmuştur. Çalışmamız PDR’deki damarsal patolojide adipositokinlerin rolünü desteklemektedir. Oyle gorunuyor ki PDR lokalize bir inflamatuvar hastaliktir. Bununla birlikte obezite PDR’de inflamatuvar moleküllerin asıl kaynağı olmayabilir.
OBJECTIVE: To determine the vitreous and serum concentrations of TNF-α, IL-6, VEGF, IL-1β, IL-8, IL-17, MCP-1, IL-1Ra, IL-10 in patients with proliferative diabetic retinopathy (PDR) and to investigate the effect of adipose tissue on the pathogenesis of PDR.
METHODS: 22 patients with PDR were prospectively evaluated. 7 cadavers and 11 patients with idiopathic epiretinal membrane or macular hole served as the controls. Multiplex bead array technology was employed to assess the concentrations of the cytokines.
RESULTS: The intravitreal levels of VEGF, IL-8, IL-6 were significantly higher in PDR group than control groups. In PDR group, the levels of IL-17, IL-8, IL-6 were significantly elevated in the vitreous, whereas the intravitreal levels of IL-10, IL-1Ra were found to be significantly lower than the serum concentrations. No significant correlation was found between cytokine levels and body mass index (BMI), fasting blood glucose (FBG), or glycated haemoglobin (HbA1c) of diabetic patients.
CONCLUSION: In PDR the balance between the intravitreal pro- and anti- inflammatory adipocytokines is disturbed in favor of proinflammatory and proangiogenic cytokines in the vitreous humour. This study supports the role of adipocytokines in vascular pathology in PDR. It seems that PDR is a local inflammatory disease. However, obesity may not be the root of the inflammatory mediators in PDR.

15.
Determination of acidic dissociation constants of glutamine and isoleucine in water using ab initio methods
Fardad Koohyar, Farhoush Kiani, Hamid Izadi, Hasan Tahermansouri
doi: 10.5505/tjb.2014.04578  Sayfalar 503 - 515
OBJECTIVE: theoretical chemistry of biological molecules
METHODS: ab initio method
RESULTS: In this study, we have determined of acidic dissociation constants of glutamine and isoleucine in water using ab initio methods.
CONCLUSION: In this paper, we showed the feasibility of a theoretical method that uses pH values to determine the ionization constants of glutamine and isoleucine.

16.
Pre-inisiyasyon transkripsiyon kompleksi proteinlerinden TAF7’nin ser159 mutasyonu hücre döngüsü G2/M geçişinde yığılıma yol açıyor
Ser159 mutatıon of the pre-ınıtıatıon complex proteinTAF7 causes a G2/M block in cell cycle
Dilek Göktürk, Halil Ateş, Zeynep Sercan
doi: 10.5505/tjb.2014.49091  Sayfalar 516 - 522
AMAÇ: Transkripsiyonun kontrolünde “TATA Bağlayan Protein (TBP) Asosiye Faktörlerin” (TAF) rol oynadığı düşünülmektedir. Bu TAF’lardan TAF7, transkripsiyon ve hücre döngüsünün düzenlenmesi ile ilgili olarak üzerinde durulan proteinlerden bir tanesidir. TAF7’nin tam ve doğru bir bazal transkripsiyon kompleksi oluşana kadar transkripsiyonu baskıladığı, ancak tam ve doğru bir kompleks oluştuğunda transkripsiyonun başlamasına izin veren bir kontrol noktasında görev aldığı ileri sürülmüştür. TAF7 hücre döngüsünün regülasyonunda da rol oynadığı ve G2/M geçişinde, Ser159 aminoasidinden fosforillendiği bildirilmiştir. Ancak TAF7’nin hücre döngüsü kinetikleri üzerindeki doğrudan etkisi bilinmemektedir. Bu etkiyi incelemek amacıyla tetrasiklinle regüle edilen (TREX) sistem ile HeLa hücrelerinde, TAF7’nin yabanıl ve Ser159 mutant formlarının yüksek düzeyde kontrollü ekspresyonlarını sağlayarak hücre döngüsü analizlerini gerçekleştirdik.
YÖNTEMLER: Bölgeye yönelik mutagenez yöntemi ile TAF7’nin Ser159 aminoasidi alanine dönüştürüldü. Yabanıl tip ve mutant TAF7 genleri klonlandi ve tetrasiklin ile indüklenebilen bir ekspresyon sistemine klonlanan plasmidlerin stabil transfeksiyonu gerçekleştirildi. Akım sitometrisiyle hücre DNA içeriği incelenerek hücre döngüsü analizleri gerçekleştirildi.
BULGULAR: Fosforillenemeyen Ser159 mutant TAF7 barındıran hücreler, hücre döngüsünün G2/M geçişinde yığılım gösterdi. Sonuçlarımız TAF7 Ser159 fosforilasyon mutantı hücrelerin döngüye girme ve M fazına kadar ilerlemede bir sorun yaşamadıklarını ancak mitoz aşamasına geçişte defektif olduklarını göstermektedir.
SONUÇ: Bulgularımız TAF7’de gözlenen Ser159 modifikasyonunun işlevsel bir karşılığı olduğunu göstermekte ve hücre döngüsü kontrolünde daha önce çalışılmamış bir protein grubunun önemini vurgulamaktadır.
OBJECTIVE: TATA Binding Protein (TBP) associated factors (TAFs) have been shown to participate in transcriptional regulation. TAF7 is one of the TAFs, which role has been emphasized in the regulation of transcription and cell cycle. It has been suggested that TAF7 acts at a check point at the initiation of transcription by not leaving the pre-initiation complex until it is completely and correctly built. It has also been reported that TAF7 play a role in cell cycle regulation and is hyper-phosphorylated on Ser159 at the G2/M checkpoint. To study the effect of this phosphorylation on cell cycle kinetics, we did cell cycle analyses on WT and TAF7 Ser159 mutant cells in a tetracycline controlled expression system.
METHODS: TAF7’s Ser159 amino aside was converted to Ala159 by site directed mutagenesis. Both WT TAF7 and Ser159 mutant TAF7 vectors were cloned into tetracycline controlled expression plasmids and stable transfected into HeLa cells. Cell cycle analyses were performed by measuring DNA content by flow cytometry.
RESULTS: Cells stabily transfected with mutant TAF7 accumulated at the G2/M checkpoint. These cells displayed no defect in entering the cell cycle or in passing through S phase.
CONCLUSION: Our results suggest that TAF7’s Ser159 phosphorylation has a functional yet undefined role in G2/M transition of the cell cycle; and emphasizes the need for more intensive studies.

17.
Türkiye’de ilk kez gözlenen iki alfa globin mutasyonu: Hb Stanleyville II ve homozigot 5nt delesyonu
The first observation of two alpha globin mutations in Turkey: Hb Stanleyville II and a homozygous 5nt deletion
Figen Güzelgül, Ali Erdinç Yalın, Kıymet Aksoy
doi: 10.5505/tjb.2014.31967  Sayfalar 523 - 528
AMAÇ: Bu çalışmada hemoglobinopati sıklığının yüksek olduğu Çukurova bölgesinde geleneksel yöntemlerle belirlenemeyen mutasyonların, DNA Dizi Analizi ile belirlenerek doğum öncesi tanıya katkıda bulunulması hedeflenmiştir.
YÖNTEMLER: Çukurova Üniversitesi Doğum Öncesi Tanı Merkezine başvuruda bulunan iki ailenin bireylerinden alınan kan örneklerinin hematolojik verileri incelenmiştir. Hemoglobin tiplendirilmesi selüloz asetat kağıdı elektroforezi ve HPLC ile yapılmıştır. Olguların DNA’ları otomatik DNA izolasyon cihazı ile elde edilmiştir. Hemoglobin mutasyonlarının belirlenmesinde Mikroarray, RFLP, ARMS ve Gap-PCR moleküler yöntemleri kullanılmıştır. Geleneksel yöntemlerle belirlenemeyen mutasyonların tiplendirilmesi DNA Dizi Analizi yöntemiyle belirlenmiştir.
BULGULAR: Rutin mutasyon analizi için başvuruda bulunan bir olguda Türkiye’de ilk kez gözlenen α globin genindeki 5nt delesyonun [ α2 IVS-1 134.-138. nt (TGAGG)] homozigot formu DNA Dizi Analizi ile belirlenmiştir. Olgunun ailesinin (12 olgu) DNA’ları Gap-PCR ve DNA Dizi Analizi ile incelendiğinde yedi olgunun 5nt delesyonunu heterozigot olarak taşıdığı, bir olgunun α globin geninin 20,5kb delesyonu taşıdığı ve dört olgunun herhangi bir mutasyon taşımadığı gözlenmiştir. Doğum öncesi tanı için başvuruda bulunan diğer bir ailede ise Türkiye’de ilk kez gözlenen α globin zincirinin anormal hemoglobini olan Hb Stanleyville II’i [α78 (EF7) Asn-->Lys (AAC-->AAA)] ve α globin geninde 3,7kb’lık delesyonel mutasyonunu birlikte taşıdığı belirlenmiştir. Ailenin on bir ferdinin DNA örnekleri Mikroarray, ARMS, RFLP, Gap-PCR ve DNA Dizi Analizi ile mutasyon tiplendirilmesi yapıldığında iki olgunun Hb Stanleyville II mutasyonunu heterozigot olarak taşıdığı, beş olgunun 3,7kb’lık delesyonu heterozigot olarak taşıdığı, bir olgunun β globin geninde IVS-1-110 (G-->C) mutasyonunu heterozigot olarak taşıdığı ve üç olgunun herhangi bir mutasyonu taşımadıkları gözlenmiştir.
SONUÇ: Bu çalışmada Türkiye’de ilk kez gözlenen iki mutasyon tipi tanımlanmıştır.
OBJECTIVE: In this study,we aimed to contribute prenatal diagnosis in the Çukurova region having high prevalence of hemoglobinopathies by implementing DNA sequencing analysis for the mutations undetectable by conventional methods.
METHODS: Hematological parameters of two families appled to Cukurova University Prenatal Diagnosis Center were analysed. Hb variants were screened by cellulose acetate electrophoresis and by HPLC. DNA samples of cases were isolated using automatic DNA extraction machine. Determination of hemoglobin mutations were carried out by Microarray, RFLP, ARMS and Gap-PCR molecular methodologies. Unidentified mutations were resolved by means of DNA Sequence Analysis.
RESULTS: We identified a previously unreported homozygous 5 nt deletional mutation [ α2 IVS-1 134.-138. nt (TGAGG)] in Turkey by DNA Sequence Analysis. When we investigated 12 cases of this family by Gap-PCR and DNA Sequence Analysis it is observed that seven cases were heterozygous for 5nt deletion, a case found to be heterozygous 20.5kb deletional mutationon and four cases were found to be having no mutation. In the other family applied for prenatal diagnosis was observed to having Hb Stanleyville II [α2 78 (EF 7) Asn--> Lys (AAC-->AAA)] mutation which is also a novel mutaion in Turkey. Mutations of eleven members of this family were determined by ARMS, RFLP, Gap-PCR and DNA Sequence Analysis, resulting in two cases heterozygous Hb Stanleyville II, five cases heterozygous 3.7kb deletion, a case with heterozygous IVS-1-110 (G-->C) mutation on β globin gene and three cases do not have any mutation.
CONCLUSION: In this study, two types of mutations observed for the first time in Turkey have been identified.

18.
Demir eksikliği ve inflamasyon anemili çocuklarda serum hepsidini, demir metabolizması ve enfeksiyon parametreleri
Serum hepcidin, iron metabolism and infection parameters in children with anemia of inflammation and with iron deficiency anemia
Nilgün Selçuk Duru, Hatice Seval, Mahmut Çivilibal, Macit Koldaş, Murat Elevli
doi: 10.5505/tjb.2014.19480  Sayfalar 529 - 533
AMAÇ: Hepsidin demir metabolizmasının düzenlenmesinde anahtar rol oynar ve enterositlerde ve makrofajlarda demirin sekestrasyonuna yol açar. Demir eksikliği ve inflamasyon anemisi olan çocuklarda hepsidinin rolü açık değildir. Bu çalışmada serum hepsidin düzeylerinin demir eksikliği ve inflamasyon anemisinde bir belirleyici olarak kullanımı pediyatrik popülasyonda çalışıldı. Ayrıca hepsidinin infeksiyonlarda interlökin-6 (IL-6) tarafından indüklenen bir akut faz reaktanı olduğu bilinir. Bu nedenle serum hepsidin düzeyleri ile inflamatuar markerlar arasındaki ilişkiyi araştırdık.
YÖNTEMLER: Bu çalışmaya 50 anemili (37’si inflamasyon, 13’ü demir eksikliği) çocuk ve onlarla benzer yaş grubunda ve cinsiyette 17 sağlıklı çocuk (kontrol grubu) alındı. Serum hepsidin düzeyleri, demir metabolizması ile ilgili olarak ferritin, demir ve demir bağlama kapasitesi parametreleri ve infeksiyon belirteçleri olarak da CRP, lökosit sayısı ve nötrofil oranları belirlendi.
BULGULAR: Serum hepsidin düzeyleri inflamasyon anemili grupta (362,63±132,27 ng/mL) demir eksikliği anemisi (234,10±93,59 ng/mL) ve sağlıklı kontrol grubundan (220,44±49,52 ng/mL) anlamlı olarak daha yüksekti ( p=0,002, p<0,001,sırasıyla). Serum hepsidin düzeyleri ferritin (r =0,246, p = 0,045), lökosit sayısı (r=0,259, p=0, 034) ve CRP (r =0,426, p<0,001) düzeyleri ile pozitif olarak ilişkili bulundu.
SONUÇ: Çalışma hepsidinin inflamasyon ve demir eksikliği anemisini ayırt etmede uygun olacağını düşündürdü. İlave olarak serum hepsidin düzeyleri akut faz reaktanları ile anlamlı olarak ilişkili olup infeksiyonların başlangıcında hızla azalmaya başlayan CRP’ den daha yararlı bir marker olacağı kanısına vardık.
OBJECTIVE: Hepcidin is a key regulator of iron homeostasis. Increased hepcidin concentrations cause iron sequestration in enterocytes and macrophages. The role of hepcidin in children with iron-deficiency anemia and anemia of inflammation is unclear. In this study, we aimed to evaluate the use of serum hepcidin level as an index for iron deficiency and inflammation anemia in pediatric population. Furthermore, hepcidin is also known to be an acute-phase reactant induced by interleukin-6 (IL-6) during infection. Therefore, we investigated the relationships between hepcidin and inflammatory markers.
METHODS: : This study included 50 children with anemia (13 with iron deficiency and 37 with inflammation) and 17 age- and gender-matched healthy children (control group). Parameters related to iron metabolism (ferritin, serum iron and total iron binding capacity), infection ( C- reactive protein, white blood cell count and neutrophil percentage) and hepcidin levels were measured.
RESULTS: Serum hepcidin levels in patients with anemia of inflammation (362.63±132.27 ng/mL) were significantly higher than in patients with iron-deficiency anemia (234.10±93.59 ng/mL) and healthy controls (220.44±49.52 ng/mL) (p=0.002, p<0.001, respectively). Serum hepcidin levels were positively correlated with ferritin (r=0.246, p=0.045), leucocytes (r=0.259, p=0.034) and CRP (r=0.426, p<0.001) levels in all children.
CONCLUSION: This study suggested that hepcidin may have the potential advantage of being able to distinguish between anemia of inflammation and iron-deficiency anemia. In addition, serum hepcidin levels are significantly correlated with acute phase reactants and can be more useful marker than CRP which decreases quickly after the onset of an infection

19.
Yozgat Bölgesinde Üçlü Tarama Testi Parametrelerinin Medyan Değerlerinin Belirlenmesi
Determınatıon Of The Medıan Values Of Trıple Test Screening Parametres İn Yozgat Regıon
Gökhan Doğukan Akarsu, Aysun Çetin, Ahmet Öztürk, Rukiye Höbek Akarsu
doi: 10.5505/tjb.2014.25338  Sayfalar 534 - 537
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız Yozgat bölgesinde üçlü tarama test belirteçlerinin medyan değerlerinin belirlenmesi ve yeni hesaplanan medyan değerlerinin kullanılmakta olan SsdwLab 5 medyan değerleriyle karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Çalışma 2011- 2012 yılları arasında Yozgat Bozok Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi biyokimya labaratuvarında üçlü tarama testi yaptırmak için başvuran, 14-18. gebelik haftaları arasında olan, toplam 721 gebede alpha-fetoprotein (AFP), beta-human chorionic gonadotropin (β-HCG) ve unconjugated estriol (uE3) değerleri geriye dönük olarak incelenmiştir. Tüm parametreler 14-18. haftalara göre yeniden hesaplanmıştır. Yeni hesaplanan medyan değerleri SsdwLab 5 medyan değerleri ile karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Yeni hesaplanan 15. hafta β-HCG medyan değeri, programdaki β-HCG medyan değerinden anlamlı derecede yüksek, 17, 18. hafta β hCG medyan değerleri, programdaki β hCG medyan değerlerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p <0.05). Yeni hesaplanan 15. hafta AFP medyan değeri, programdaki AFP medyan değerinden anlamlı derecede yüksek (p <0.05) bulunmuştur. Yeni hesaplanan 16, 17, 18. hafta uE3 medyan değerleri, programdaki uE3 medyan değerlerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p <0.05).
SONUÇ: Prenatal risk değerlendirmesi sırasında kullanılmakta olan programlara girilmiş medyan değerleri yerine, bölgelere ait medyan değerlerinin kullanılması üçlü tarama tarama testlerinin güvenilirliğini arttırmasına, prenatal risklerin daha doğru hesaplamasına, anne ve fetüsün gereksiz yere invaziv testlere maruziyetinin azaltılmasına katkı sağlayabilir.
OBJECTIVE: In this study our purpose was to determine the median values of the triple test screening parameters in Yozgat region and to compare with new calculated median values being used to SsdwLab5 median values.
METHODS: The study retrospectively investigated alpha-fetoprotein (AFP), beta-human chorionic gonadotropin (β-HCG) and unconjugated estriol (uE3) values among 721 pregnant women who visited to Biochemical Laboratory of Yozgat Bozok Maternity and Children’s Diseases Hospital in order to have triple screening test between 2011 and 2012 and whose gestational ages were between 14th and 18th week. All parameters were recalculated according to14-18. weeks. The compared with new calculated median values to SsdwLab5 median values.
RESULTS: As a result; it was found out that the newly calculated median β hCG values in the 15th week were significantly higher than median β-HCG values in the program whereas median β hCG values in the 17th and 18th week were significantly lower than median β-HCG values in the program (p <0.05). The newly calculated median AFP values in the 15th week were significantly higher than median AFP values in the program (p <0.05). The newly calculated median uE3 values in the 16th, 17th and 18th weeks were significantly lower than median uE3 values in the program (p <0.05).
CONCLUSION: Instead of the use of the median values already entered in the program during the prenatal risk assessment; the use of median values specific to each province may contribute to the reliability of triple screening tests, to a more accurate calculation of prenatal risks and to prevention of unnecessary invasive tests used for mother and fetus.

TEKNIK RAPOR
20.
Biyokimya parametrelerinin ölçüm belirsizliğinin hesaplanması
Calculation of measurement uncertainty of biochemical parameters
Ceylan Bal, Muhittin A. Serdar, Oya Torun Güngör, Hüseyin Tuğrul Çelik, Sedat Abuşoğlu, Nihal Uğuz, Gönül Erden, Metin Yıldırımkaya
doi: 10.5505/tjb.2014.04127  Sayfalar 538 - 543
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; aynı marka ve model üç ayrı cihazda on adet biyokimya parametresinin ölçüm belirsizliği değerlerinin internal ve eksternal kalite kontrol verilerinden faydalanarak ayrı ayrı hesaplanması ve hesaplanan bu değerlerin Fraser ve CLIA’nın % total izin verilen hata (%TEa) değerleriyle karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Ölçüm belirsizliği hesabında Nordest kılavuzunda tanımlanan Avrupa Akreditasyon Kılavuzu / 12 /, Avrupa Teknik Raporu No: 1 / 3 / ve ISO / DTS 21748 Rehberi / 8 / baz alınarak oluşturulan ve altı aşamadan oluşan ölçüm belirsizliği hesaplama modeli kullanıldı.
BULGULAR: Kan üre nitrojeninin A cihazı için, potasyumun B cihazı için, albumin, kreatinin, sodyum ve total proteinin A, B ve C cihazları için hesaplanan % TEa değerleri Fraser’ın % TEa değerlerinden yüksek bulundu. Kan üre nitrojeninin A, B ve C cihazları için hesaplanan % TEa değerleri CLIA’nın % TEa değerlerinden yüksek bulundu. Glukoz, AST, kolesterol ve trigliserid için her üç cihazda hesaplanan % TEa değerlerinin CLIA ve Fraser’ın % TEa değerlerini aşmadığı tespit edildi.
SONUÇ: Laboratuvarlar ölçüm belirsizliği hesaplama modelini ve değerlendirme kriterlerini oluşturmalı, cihazlar arasındaki analitik farkı kontrol altına almalıdırlar. Laboratuvarlar ayrıca hedefledikleri %TEa değerlerini geçmeyecek biçimde sonuç vermeli ve bu konuda klinisyeni bilgilendirmelidirler.
OBJECTIVE: The aim of this study is the calculation of measurement uncertainty values of ten different biochemical parameters by using internal and external quality control datas with three different, but same model and trademark device and the comparison of these values with Fraser’s and CLIA’s total allowable error % (TEa%) values.
METHODS: In the calculation of measurement uncertainty, six step “uncertainty calculation model”, that is defined in Nordest guide which is based on European Accreditation Guideline / 12 /, European Technical Report: 1 / 3 / and ISO / DTS 21748 Guideline / 8 / was used.
RESULTS: TEa% values of blood urea nitrogen for Device A, potassium values for Device B and albumin, creatinine, sodium and total protein values for Device C were found to be higher when compared to TEa% values of Fraser. TEa% of blood urea nitrogen, which has been calculated for Device A, B and C was found to be higher when compared to TEa% values of CLIA. TEa% values which has been calculated for glucose, AST, cholesterol and triglyceride in each three device was not found to be higher than TEa% values of CLIA and Fraser.
CONCLUSION: Laboratories should establish the model for calculation of uncertainity measurement and evaluation criterias and take the analytical difference between devices under control. Also they should give the results which are not exceeding the targeted TEa% values and should inform the clinicians about it.

ARAŞTIRMA
21.
Talasemi taramasında Agilent 1100 (CHROMSYSTEMS) VE Tosoh HLC-723 G8 HPLC sistemlerini Karşılaştırılması
comparison of agilent 1100 (chromsystems) and tosoh hlc-723 g8 hplc systems in thalassemia screening
Hamit Yaşar Ellidağ, Esin Eren, Özgür Aydın, Fatma Demet Arslan İnce, İbrahim Gök, Necat Yılmaz
doi: 10.5505/tjb.2015.80774  Sayfalar 544 - 548
AMAÇ: Günümüzde değişik marka ve modelde HPLC (High Performance Liquid Chromatography) sistemleri talasemi taraması için kullanılmakta fakat bu cihazların birbiri ile olan uyumu bilinmemektedir. Bu amaçla, biz bu çalışmada chromsystems kolon ve kitlerini kullanarak Agilent 1100 marka HPLC cihazı ile yeni geliştirilen Tosoh HLC 723 G8 marka HPLC cihazını talasemi taraması bakımından birbirleri ile olan uyumu araştırdık.
YÖNTEMLER: Talasemi taraması yapılan 32’si erkek, 47’si kadın toplam 79 kişi prospektif olarak çalışmaya alındı. Her iki cihazda tek seferde çalışılan hemoglobin A2 (HbA2) değerleri için istatistiksel uyum, iki-yönlü rasgele sınıfiçi korelasyon katsayısı (SKK), Cohen’s kappa katsayısı, korelasyon katsayısı (r) ve regresyon analizi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Analiz sonucunda örneklerin 26’sı (%32.9) β-talasemi taşıyıcısı, 29’u (%36.7) anemik ve 24’ü (%30.3) normal olarak saptandı. HbA2 değerleri için r=0.902, SKK= 0.831 (p<0.0001) olarak bulundu. Yapılan regresyon analizinde HbA2 için Y=0,915 + 0.559X (p<0.0001) olarak bulundu. Bununla birlikte, Cohen’s Kappa katsayısı 1 olarak bulundu.
SONUÇ: Korelasyon regresyon ve diğer istatistiksel analizlere göre iki cihazın HbA2 değerleri arasındaki uyum yetersizdir. Bununla birlikte, kesim noktası dikkate alındığında her iki sistemde çalışma grubundaki talasemi taşıyıcılarının ayırımını yapmıştır.
OBJECTIVE: Today, different models and trademarks of HPLC (High Performance Liquid Chromatography) equipment have been used in screening for thalassemia. However, the agreement of the results of the analyses performed by these types of equipment are unknown. In this study, the aim was to investigate the agreement between the results of the analyses of thalassemia screening performed in two sets of HPLC equipment with the Agilent 100 (chromsystems) and the new analyzer Tosoh HLC 723 G8 trademarks.
METHODS: This prospective study was included in 79 (32 males and 47 females) individuals performed thalassemia screening. Statistical correlations of hemoglobin A2 (HbA2) values, analyzed in each analyzer as a single analysis from each sample were evaluated using two-way random intraclass correlation coefficient (ICC), Cohen's kappa coefficient, correlation coefficient (r) and regression analysis.
RESULTS: As a result of the analysis, 26 of the samples (32.9%) were detected as β-thalassemia carrier, 29 (36,7%) were diagnosed as anemic and 24 (30,3%) were detected to be normal. Correlation coefficients HbA2 values were found to be as r=0.902, ICC = 0.831 (p<0.0001). Regression analysis for HbA2 values were found to be as Y = 0,915 + 0.559X (p<0.0001). However, Cohen’s kappa statistics were calculated as 1.
CONCLUSION: According to the regression, correlation and other statistics analysis, agreement between the results HbA2 values measured in the two analyzers are found to be insufficient. However, considering the cutoff values, separation of thalassemia carriers were achieved in both systems.


TEKNIK RAPOR
22.
Trombosit fonksiyon testleri
Platelet function tests
Zeliha Günnur Dikmen, Filiz Akbıyık
doi: 10.5505/tjb.2015.17894  Sayfalar 549 - 553
AMAÇ: Kanama hikayesi olan ve standart laboratuvar analizleri ile tanı konulamayan hastalar için trombosit fonksiyon testleri (TFT) önerilmektedir. Bu teknik raporda, trombosit fonksiyonlarını değerlendirmede ve anti-platelet tedavi takibinde kullanılan ex vivo yöntemler incelenmiştir.
YÖNTEMLER: Işık transmisyon agregometri, trombosit fonksiyonlarını değerlendirmede altın standart kabul edilmektedir. Bu yöntemde, trombosit agonistleri kullanılarak in vitro ortamda trombositlerin aktivasyon ve agregasyonu ölçülür. Yaygın olarak kullanılan agonistler adenosine diphosphate (ADP), araşidonik asit, kollajen, epinefrin, trombin ve ristosetindir. İmpedans aggregometri yöntemi ile çalışan Multiplate (Roche) analizöründe ise agonist varlığında aktive olan trombositler, trombojenik ikiz metal sensörler üzerinde agrege olur ve impedans artışı ölçülür. Paralel olarak aynı anda 5 farklı kanalda aspirin, ADP, trombin-reseptör aktive edici peptid (TRAP), kollajen ve ristosetin testlerinin çalışılabilmesi mümkündür. PFA-200 (Siemens) analizörü, primer hemostazı in vitro şartlarda simüle eden bir sistemdir, yaygın olarak kanama zamanı testi yerine kullanılmaktadır, ayrıca platelet fonksiyon bozuklarının tanısında ve anti-platelet tedavinin takibinde kullanılabilir. Verifynow sistemi (Accumetrics), aspirin, ADP reseptör antagonistleri ve fibrinojen antagonistleri gibi anti-platelet ilaçlara bağlı görülen platelet disfonksiyonlarını değerlendirmede kullanılan otomatize bir hastabaşı sistemidir. Bu sistemde, fibrinojen kaplı plastik bilyaların üzerine plateletlerin agrege olması sonucunda izlenen transmittans değişimi ölçülür.
BULGULAR: Trombosit fonksiyonlarını değerlendirmeye yönelik bu sistemlerin laboratuvarlarda ve hasta başında kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır.
SONUÇ: Klinik laboratuvarlar logistik durumlarına uygun, ihtiyaçlarına yönelik, testin aciliyetini ve maliyetini göz önüne alarak kendileri için en uygun metodu seçmelidirler.
OBJECTIVE: Platelet function tests are recommended for patients when bleeding symptoms are not fully explained by standard laboratory investigations. In this report, we discussed ex vivo methods to evaluate platelet functions and and anti-platelet therapy.
METHODS: Light transmission aggregometry is the gold standart for evaluating platelet functions. In this method, in vitro platelet activation and aggregation is evaluated by using platelet agonists. The most fequently used agonists are adenosine diphosphate (ADP), arachidonic acid, kollagen, epinephrin, trombin and ristocetin. Multiplate analyzer (Roche) is based on impedans aggregometry in which activated platelets aggregate on trombogenic twin metal sensors and the increase in impedance is measured. Five different tests can be run at the same time in parallel such as aspirin, ADP, thrombin receptor-activating peptide (TRAP), collagen and ristocetin tests. Platelet function analyser (PFA-200) (Siemens) simulates primary hemostasis in vitro and widely used for in vitro bleeding time. Additionally, it can be used to detect inherited, acquired and drug-induced platelet dysfunction. Verifynow (Accumetrics) is an automated point of care system for the evaluation of platelet disfunctions due to anti-platelet therapy such as aspirin, ADP reseptör antagonists and fibrinojen antagonists. The system measures the changes in light transmittance caused by platelets aggregating on fibrinogen coated plastic balls.
RESULTS: These systems for the assesment of platelet functions are becoming increasingly common either in laboratories or as point of care systems.
CONCLUSION: The laboratories should select the best method for their purpose according to their localisation, requirement, the urgency and cost of the test.


23.
Kalite planlama araçlarının klinik kimya laboratuvarındaki önemi
The importance of quality planning tools in clinical chemistry laboratory
Leman Tomak, Yüksel Bek
doi: 10.5505/tjb.2015.80488  Sayfalar 554 - 561
AMAÇ: Bir laboratuvarda kalite planlaması, bir test için istenilen ya da gerek duyulan kalitenin tasarlanması şeklinde tanımlanabilir. Uygun seçimle en verimli kalite kontrol kuralları ve kontrol ölçüm sayısının saptanması hedeflenir. Bu çalışmada kalite kontrol prosedürü seçiminde kullanılan kalite planlama araçlarının özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada kalite kontrol prosedürü seçiminde kullanılan kalite planlama araçları simülasyonla oluşturulan veri için çalıştırıldı. Bu araçlar, hem klinik “karar aralığı”, hem de analitik toplam hata modeli için oluşturuldu. Her iki model için veriler EZ Rules 3.0 programı ile değerlendirilerek OPSpecs grafiği ve kritik hata grafiği oluşturuldu.
BULGULAR: Kritik hata grafiği, klinik “karar aralığı” modeli için N=4, R=1 olan kontrol prosedürlerinin tümünün hata tespit olasılığı % 90’ın üstünde ve yanlış red olasılığı % 5’in altında, analitik toplam hata modeli için hata saptama olasılığı % 100 ve yakın bir değer olup, yanlış red olasılığı % 5’in altında olarak saptandı. OPSpecs grafiğine ait “karar aralığı” modeli ve toplam hata modeli için kullanılabilir uygunlukta olan prosedürler N=4 ve R=1 şeklinde idi.
SONUÇ: Sonuç olarak ölçüm prosedürünün gözlenen rasgele hata, sistematik hata temelinde gerekli kontrol ölçümleri sayısı ve kontrol kurallarının seçimini kolaylaştıran bu yaklaşımlar, klinik kimya laboratuvarlarında kalite kontrol değerlendirmeleri için önemlidir. Bununla birlikte yazılım programları olmadan elde edilmesi ve yorumlanması zordur.
OBJECTIVE: Quality planning in a laboratory can be defined as designing quality wanted or required for a test. The objective of a suitable choice is to determine the most efficient quality control rules and the number of control measurements. The aim of this study is to evaluate the features of the tools of quality planing while choosing quality control procedure.
METHODS: In this study, the tools of quality planing used to choose quality control procedure were operated for the data generated by simulation. These tools were created for both clinical decision interval and total analytical error model. EZ Rules 3.0 programme was used to obtain OPSpecs chart and critical error chart for both models.
RESULTS: In critical error chart, in clinical decision interval model, N=4, R=1 as control procedures, probability of detecting error is over 90% and probability of refusing wrong is less than 5%, in total analytical error model, probability of error detecting is almost 100%, probability of refusing wrong is less than 5%. Procedures applicable to total analytical error model and clinical decision interval model of OPSspecs model are N=4 and R=1.
CONCLUSION: As a result, the number of control measurements required based on random and systematic error observed in the measurement procedure, and the above mentioned approaches, which facilite selecting control rules are important for quality control evaluations in clinical chemistry laboratories. In addition they are difficult to comment and to obtain without software.

24.
Preanalitik süreçteki ret oranlarının azalmasında eğitimin önemi
The impact of educational interventions on reducing the rejection rates in the preanalytical phase
Güzin Aykal, Ayşenur Yeğin, Özgür Aydın, Necat Yılmaz, Hamit Yaşar Ellidağ
doi: 10.5505/tjb.2014.47113  Sayfalar 562 - 566
AMAÇ: Çalışmamızda preanalitik dönemde ret edilen numunelerin ret oranlarını düzenli periyotlarla inceleyerek; ret oranlarını düşürmeye yönelik yapılan düzeltici ve önleyici işlemlerin etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEMLER: Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Biyokimya Laboratuvarı 2011-2012 dönemi aylık kalite çalışmalarımızda kan alma ve preanalitik dönemle ilgili sorunlar tespit edildi. 01.5.2011-31.05.2012 tarihlerinde reddedilen numuneler ret nedenleri ve birimlere göre düzenlendi. Konuyla ilgili yapılan düzeltici önleyici faaliyetlerin ve eğitimlerin sonuçlarını değerlendirildi.
BULGULAR: Antikoagulanlı tüp (koagulasyon) veya enjektöre (kan gazı) alınan numuneler en çok ret edilen numunelerdir. En yüksek ret oranı beklenildiği gibi acil servistendir. Laboratuvarımıza gelen numunelerden ret oranı en yüksek klinik bölümler; gastroenteroloji, dahiliye, kardiyoloji gibi yoğun sirkülasyonları olan ve yoğun bakım gibi genel durumu kötü hastaların olduğu birimlerdir.
SONUÇ: Eğitimle numune ret oranların azaltılabileceği ve bu konuda yakın takibin gerekliliği açığa çıkmaktadır.
OBJECTIVE: Patient safety, comprise all the precautions by the healthcare provider institutions and their staff in order to prevent possible harms during health service presentations. In this study we discuss our efforts of prevention and improvement and the results of our education program pertaining to the subject.
METHODS: In the monthly quality workshop of Antalya Education and Research Hospital (AERH) Central Laboratories, the problems occuring in the preanalytical phase, particularly concerning phlebotomy were determined. The rejected blood specimens between 01.5.2011 and 31.05.2012 were classified through the cause of rejection and the unit from where the specimens were sent. The corrective and preventive actions and educational interventions effects were evaluated during this period.
RESULTS: The most rejected specimens were the ones collected with tubes or syringes containing anticoagulant additives (blood gases and coagulation tests). Intensive care unit presented the highest rejection rate. The medical units with higher rates of rejected specimens were gastroenterology, internal medicine, cardiology, which had a high circulation of patients and critical care patients in common.
CONCLUSION: Our finding clearly showed that laboratory specimen rejection rates were manageable. The results emphasized the pivotal role of education and follow-up.

25.
Trombosit fonksiyon bozuklukları
Platelet function disorders
Zeliha Günnur Dikmen
doi: 10.5505/tjb.2015.80958  Sayfalar 567 - 570
AMAÇ: Kalıtsal veya sonradan kazanılmış trombosit fonksiyon bozuklukları, klinikte en sık karşılaşılan kanama bozuklukları arasında yer almaktadır.
YÖNTEMLER: Trombosit disfonksiyonları; platelet homeostazının adezyon, agregasyon veya sekresyon basamaklarındaki bozukluk ile karakterize olabilir.
BULGULAR: Trombosit fonksiyon bozukluklarının değerlendirilmesinde ilk aşama tam kan sayımı ve periferik yayma ile trombosit morfolojisinin incelenmesidir, takiben kanama zamanı ve trombosit fonksiyon testlerine (TFT) başvurulur.
SONUÇ: Trombosit fonksiyon testleri, herediter trombosit fonksiyon bozukluklarının tanınmasında, operasyon öncesi kanama riski yüksek hastaların saptanmasında ve uygulana anti-platelet tedavi etkinliğinin takibinde kullanılır.
OBJECTIVE: Platelet function disorders due to congenital and acquired etiologies is one of the most common causes of bleeding encountered in clinical practice.
METHODS: Platelet disfunctions are characterized by adhesion, aggregation or secretion steps of platelet homeostasis.
RESULTS: For the evaluation of platelet function disorders, complete blood count with morphological review of platelets by peripheral blood smear should be the first step, followed by the bleeding time and specific platelet function tests (PFT).
CONCLUSION: Platelet function tests are used to evaluate hereditary platelet function disorders, to identify the patients with bleeding risk and to follow-up the effectiveness of anti-platelet therapy.

OLGU SUNUMU
26.
'Karbonmonoksit zehirlenmesinde nadir bir komplikasyon: Trombotik trombositopenik purpura
A Very Rare Complication of Carbon Monoxide Intoxication; Thrombotic Thrombocytopenic Purpura
Nihal Özkayar, Serhan Pişkinpaşa, Mesudiye Bulut, Ebru Gök Oğuz, Turan Turhan, Halef Okan Doğan, Fatih Dede
doi: 10.5505/tjb.2014.82621  Sayfalar 571 - 573
Karbonmonoksid zehirlenmesi ölümle sonuçlanabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Evinde bilinç kaybı gelişmiş bir şekilde bulunan 46 yaşında erkek hasta acil servise getirildi. Hasta yakınları hastayı evde bulduklarında sobadan gaz sızıntısı olduğunu ifade ettiler. Bunun üzerine hastada karbonmonoksid zehirlenmesi gelişmiş olabileceği düşünüldü. Hastanın yapılan laboratuvar testlerinde kreatinin 2,5 mg/dL, kreatin kinaz 88.15 U/L olarak bulundu. Karboksihemoglobin düzeyi %30.9 idi. Hastaya CO zehirlenmesine yönelik hiperbarik oksijen tedavisi başlandı. Yatışının 2. gününde kreatinin 5.8 mg/dL, kreatin kinaz 88.42 U/L olarak bulundu. Hasta hemodiyaliz tedavisine alındı. Hastanın hemoglobin düzeyi 7.3 g/dL’e, trombosit sayısı 11.000/mm3’ e düştü. Yapılan periferik yaymada parçalanmış eritrositlerin olduğu görüldü. Hastada trombotik trombositopenik purpura gelişmiş olabileceği düşünülerek metilprednizolon ve plazmaferez tedavisine başlandı. 10 seans plazmaferez tedavisinden sonra hastanın trombosit değeri 150.000/mm3 üzerinde seyrettiği görülerek plazmaferez tedavisi sonlandırıldı. Hastanın trombosit değerinin 285.000/mm3, kreatinin düzeyinin 0.7 mg/dL olması üzerine hasta taburcu edildi. Trombotik trombositopenik purpura, karbon monoksit zehirlenmesi olan hastalarda bir komplikasyon olarak akılda tutulmalıdır.
Carbon monoxide intoxication is an important public health problem, which may result in death. A 46-year-old male patient was found in an unconscious state at home and was transported to the emergency service by the patient’s relatives. Relatives of the patients were indicated that there was gas leak from the stove. At first it was considered that the patient might be poisoned with carbon monoxide. The laboratory findings were, creatinine 2.5 mg/ dL and creatinine kinase 88.15 U/L. Carboxy hemoglobin level was 30.9%. Hyperbaric oxygen therapy was commenced with the diagnosis of carbon monoxide intoxication. The laboratory values in the 2nd day of admission were, creatinine 5,8 mg/ dL, creatinine kinase 88.42 U/L. Then the patient underwent a hemodialysis. Hemoglobin levels decreased to 7.3 g/dL, platelet count dropped to 11.000/mm3. Peripheral blood smear showed erythrocyte fragmentation. Thrombotic thrombocytopenic purpura was considered and methylprednisolone and plasmapheresis was started. After the 10th session of plasmapheresis, platelet value was over 150.000/mm3 and plasmapheresis was discontinued. Platelet value was 285.000/mm3 and creatinine 0.7 mg/dL. The patient was discharged. Thrombotic thrombocytopenic purpura which might have complication should be kept in mind in patients with carbon monoxide intoxication.



 

 
 

Online Kongre Hizmetleri
Kongre Web Sitesi
Bildiri Özeti Toplama ve Değerlendirme
Online Kayıt ve Konaklama
Elektronik Poster (e-poster)
Video Podcast, WebCast
Bilimsel Program Düzenleyici
Bildiri Özeti ve Tam Metin CD'leri
 

Online Kurumsal Hizmetler
Dernekler İçin Web Siteleri
Hakemli Dergiler İçin Online Makale Toplama
   ve Değerlendirme

Uluslararası Dizin Danışmanlığı
PubMed®, LinkOut® Hizmetleri
Online Çalışma Grupları
 

Referans
Çalıştığımız Online Hakemli Dergiler
Destek Verdiğimiz Kongreler
Yazarlar İçin Teknik Bilgiler

İletişim
Bize Ulaşın
LookUs

 
 
1999 - 2016 © LookUs Scientific

Bu sitede sözü edilen uygulamalara ait teknoloji, uygulama metodu, ekran görünüşleri; ticari marka, ticari görünüm, kanun dışı rekabet ve başka kanunlarca; yerel ve uluslararası copyright düzenlemeleri ile korunmuştur. Site üzerindeki herhangi bir metin ve imaj LookUs Bilişim Hizmetleri Ltd.'nin açık ve net izni olmadan kopyalanamaz veya dağıtılamaz.
Metinler ve şekiller içinde geçen gerçek şirket ve ürün adları, ilgili firmaların ticari markaları olabilir.