İstanbul Tıp Dergisi

İstanbul Med J: 19 (1)
Cilt: 19  Sayı: 1 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
OLGU SUNUMU
1.
Multiple Skleroz ve Uveit Birlikteliği: İki Olgu Sunumu
The association multiple sclerosis and uveitis: a report of two cases
Cansu Söylemez, Ufuk Emre, Yüksel Erdal, Kübra Avcı Gülen, Şirin Saçak
Sayfa 0
Multipl skleroz(MS) olgularında, optik nöropatiden daha az sıklıkta görülen ve farklı tedavi yaklaşımları gerektirebilen üveit tablosunun muayene ve takipte akılda bulundurulması önem taşımaktadır. Biz bu yazıda, üveit ve MS tanısı alan iki olguyu sunarak sık görülmeyen MS ile üveit birlikteliğine dikkat çekmek istedik.
In patients with multiple sclerosis (MS), it is important to keep in mind the examination and follow-up of uveitis table which are less frequent in optic neuropathy and may require different treatment approaches. In this article, we wanted to draw attention to the uncommon MS and uveitis association by presenting two cases of uveitis and MS.

KLINIK ÇALıŞMA
2.
Penil Fraktür Tanı ve Tedavisi: Kırkbeş Olgunun Klinik Özelliklerinin Analizi
The Diagnosis and Treatment of Penile Fracture: The Analysis of Clinical Characteristics in 45 Cases
Mustafa Kadıhasanoğlu, Mehmet Gökhan Çulha, Uğur Yücetaş, Erkan Erkan, Mehmet Emin Özyalvaçlı, Bülent Mansuroğlu, Vural Saçak
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniklerimizde penil fraktür onarımı yapılan hastaların klinik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2005 Nisan 2015 tarihleri arasında kliniklerimizde penil fraktür onarımı gerçekleştirilen 45 hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, vücut kitle indeksleri (VKİ), anamnezleri ve fizik muayene bulguları gözden geçirildi. Hastaların operasyon öncesi Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi-Erektil Fonksiyon (IIEF-EF) anketi ile sorgulamaları yapıldı. Ayrıca operasyon verileri ve penil fraktür bulguları değerlendirildi. Hastalarda operasyon sırasında ve sonrasında meydana gelen komplikasyonlar gözden geçirildi ve takiplerinde erektil fonksiyonları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşları 41,25 ± 11,78 yıl (20-65 yıl) ve ortalama VKİ'leri de 26,36 ± 3,17 kg/m2 olarak saptandı. Hastaların anamnezlerinde 18’inde (%40) cinsel ilişki, 16’sında (%35,5) uyku, 5’inde (%11,1) ani penil manevra, 3’ünde (%6,7) mastürbasyon ve 3’ünde (%6,7) travma sırasında penil fraktür meydana geldiği tespit edildi. Hastaların operasyon öncesi ortalama IIEF-EF skorları 26,12 ± 3,21 olarak bulundu. Hastaların çoğu (26/45) spinal anestezi altında opere edildi. Ortalama operasyon süresi 38,32 ± 19.74 dakika (20-90 dakika) ve ortalama hastanede kalış süreleri de 1,28 ± 0,61 gün (1-3) olarak bulundu. Hastaların ortalama tunikal defekt uzunluğu 1,82 cm olarak saptandı. Sadece bir hastada üretral defekt izlendi. Operasyon sonrası 3. aydaki IIEF-EF skorları 23.37 ± 3,87 olarak tespit edildi. Operasyon öncesi ve sonrası skorlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p=0.011). Operasyon sonrasında 2 hastada (%4,4) penil kurvatür ve 2 hastada da (%4,4) ağrılı ereksiyon gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Penil fraktür cerrahi girişim gerektiren bir ürolojik acildir. Vakaların çoğu cinsel ilişki sırasında meydana gelir. Her ne kadar penil fraktür tedavisi komplike olmasa da hastaların takibinde erektil disfonksiyon görülebilmektedir.
INTRODUCTION: We investigated the clinical characteristics of patients who underwent penile fracture surgery.
METHODS: Between December 2005 and February 2015, a total of 45 patients underwent surgery for repair of penile fracture at our institution. The age, body mass index (BMI) of these patients were recorded along with their medical history and physical examination findings. Moreover the duration of the operation was noted and the preoperative International Index of Erectile Function-Erectile Function (IIEF-EF) scores were compared with postoperative scores.
RESULTS: Average age of patients was 41.25 ± 11.78 (20-65) and average BMI was 26.36 ± 3.17 (23.67 - 29.72) kg/m2. Of the patients 18 (40%), 16 (35.5%), 5 (11.1%), 3 (6.7%) and 3 (6.7%) cases had the fracture during sexual intercourse, during sleep, with a sudden penile maneuvers, during masturbation and with trauma. Mean operation time was 38.32 ± 19.74 (20-90) minutes and mean hospital stay was 1.28 ± 0.61 (1-3) days. Most of the cases (26/45) were performed under spinal anesthesia. There was only one patient with urethral injury. Mean preoperative IIEF-EF score was 26.12 ± 3.21 (19-30) and mean IIEF-EF scores at postoperative 3th month was 23.37 ± 3.87 (10-27). We found significant differences between preoperative and postoperative scores (p = 0.011). Postoperative penile curvature was observed in 2 (4.4%) cases and painful erection was seen in 2 (4.4%) cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Penile fracture requires urgent intervention in the urological practice.The majority of the cases occur during sexual intercourse. Although the management of penile fracture is not complicated, postoperative erectile problems are not rare.

DAVETLI DERLEME
3.
Türkiye Tıp Encümeni ve 1946-1966 Yılları Arasındaki Bilimsel Faaliyetleri
Turkey Medical Council and Scientific Activities Between 1946-1966
İbrahim Topçu
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, tarihimizde kurulduğu günden beri varlığını koruyabilen en önemli bilim örgütlerimizden birisi olan Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin devamı olan Türkiye Tıp Encümeni’nin 1946-1966 yılları arasında yürüttüğü bilimsel faaliyetleri anlatmayı hedeflemektedir. Türkiye Tıp Encümeni’nin yürüttüğü bilimsel faaliyetlerden özellikle yaptığı yayınlar, düzenlediği bilimsel toplantılar, sempozyumlar ve Milli Türk Tıp Kongreleri olabildiğince detaylı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Encümenin tarihi kronolojik olarak anlatılmıştır. Türkiye Tıp Encümeninin çalışma alanımız içerisinde kalan tarihlerde çıkarttığı yayınlar incelenmiştir. Faydalanılan kaynaklar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalında bulunan encümene ait arşivler, Türkiye Tıp Encümeni Arşivleri Mecmuaları ve encümenin her kongre sonrasında neşrettiği Milli Türk Tıp Kongresi Tutanağı ve Milli Türk Tıp Kongresi Raporları adıyla ikişerden toplam yirmi kitapdır.
BULGULAR: Encümen 1946-1966 yılları arasında 10 Kongre, 15 Sempozyum, 132 Bilimsel toplantı yapmış, 20 Kongre kitabı ve 57 adet süreli yayın çıkartmıştır
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye Tıp Encümeni’nin Düzenlediği 10 kongrede toplam 1036 adet tebliğ yapılmıştır. Toplam 15 Sempozyumda 17 farklı konu başlığı tartışılmıştır. Düzenlemiş olduğu 132 bilimsel toplantıda 317 adet bilimsel tebliğ yapılmıştır.
INTRODUCTION: This study aims to explain the scientific activities carried out between the years 1946-1966 by Türkiye Tıp Encümeni which is the continuation of Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye, one of our most important and oldest scientific organizations. The scientific activities, especially publications, scientific meetings, symposiums and Turkish National Medical Congresses conducted by Türkiye Tıp Encümeni have been presented in detail
METHODS: The history of the Council is chronologically explained. The publications issued by the Council from 1946 to 1966 were examined. Other sources of benefit are; council-owned archives, Turkish National Medical Journal of Archives and Congress books
RESULTS: Between 1946-1966, the Council had 10 congresses, 15 symposia, 132 scientific meetings, 20 conference books and 57 periodicals
DISCUSSION AND CONCLUSION: A total of 1036 presentations were made in 10 congresses organized. 17 different topics were discussed in 15 symposiums. At the 132 scientific meetings held, 317 scientific notifications were made.

ARAŞTıRMA
4.
Acil tıp kliniğinde çalışan sağlık personelinin sosyo-demografik özelliklerinin öfke tarzları ve saldırganlık düzeyleri üzerine etkisi
The effect of sociodemographic characteristics of health personnel working in emergency medicine clinic on their anger styles and aggression
Serpil Kayalı, Meral Kurt Durmuş, Acar Aren, Özgül Akça, Yasemin Melek Tan
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil serviste çalışan hemşire ve diğer sağlık personelinin öfke yada saldırganlık kontrollerinin gerekliliği acildeki şiddetin azaltılmasında önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada, Acil Tıp Kliniğinde çalışan sağlık personelinin sosyodemografik özelliklerinin öfke tarzları ve saldırganlık düzeyleri üzerine etkisini ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acil serviste çalışan 24 sağlık personeli (20 Hemşire 1 Toplum sağlığı,1 Sağlık Memuru, 1ATT)bu çalışmaya gönüllü olarak katılmışlardır. Saldırganlık Ölçeği” formlarıyla birebir anket uygulaması yapılmıştır. Sosyo-demografik sorular, Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeği, Buss-Durkee Saldırganlık Ölçeği ve kişisel bilgi formu araştırmacılar tarafından Acil Tıp Kliniğinde çalışanlara uygulandı. Araştırmada değişkenler arasındaki ilişkinin analizi SSPS yöntemiyle veriler değerlendirildi.
BULGULAR: Ankete katılanların yaş ortalaması 29, %58 kadın, %41,7 7 yıldan fazla çalışmıştı. %50 si hastanemiz acilinde 1-3 yıl çalışmıştı. En çok sözel saldırganlık göstermektedirler. Eğitim durumlarına göre öfke farklılığı göstermezken(p>0,05); Sürekli öfke 1 yıldan az acilde çalışanlarda yüksek, sonraki yıllarda azalıp 7.yıldan sonra artmaktadır (p=0,049). Öfke kontrolü ilk sene azken sonraları artmaktadır( p =0,052).Toplam çalışma sürelerine bakılırsa ilk yıl sürekli öfke, öfke içe ve dışa vurumu yüksek düzeydeyken yıllar içinde bu durum azalmakta(p=0.0028,p=0,0039,p=0,0043) öfke kontrolü ise önce artmakta sonraki yıllarda azalmakta ancak tekrar artmaktadır(p=0.069).Evli ve bekarlarda boşanmışlara göre öfke kontrolü yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acilde çalışan sağlık personelin sosyo demokrafik durumlarının iyi değerlendirilmesi acilde şiddetin azalmasında faydalı olacağı kanısına varıldı.

INTRODUCTION: The necessity of anger or aggression control of the emergency nurses and other health personnel might play an important role in reducing the emergency violence. In this study, we aimed to demonstrate the effect of socio-demographic characteristics of health personnel working in the Emergency Department on their anger and aggression levels.
METHODS: 24 health personnel of the Emergency Department (20 nurses, 1 public health, 1 medical officer, 1ATT) voluntarily participated in this study. A survey was conducted face to face with “Aggression Scale "forms.Researchers applied socio-demographic questions, “Constant anger- Anger Style Scale”, “Buss-Durkee Aggression Scale”,” personal information form “ to the health personnel working in the Emergency Department. Analysis of the relationship between the variables in the study were analyzed by SPSS data method.
RESULTS: The average age of the respondents was 29, 58% were female, 41.7% were working for more than 7 years. 50% worked 1-3 years in Emergency Department. They apply the most verbal attacks. Anger level showed no differences according to education levels (p> 0.05).Constant anger was high in the groups of working less than 1 year, decreasing in subsequent years and increasing after the 7th year (p = 0.049). Anger control was less in the first year,but increased in subsequent years (p= 0.052).According total working time, in the firt year constant anger, anger inward and outward pulse was very high but in subsequent years decreases (p = 0.0028 and p = 0.0039, p = 0.0043 ).Anger control was high in the groups of workking less than 1 year, decreasing in subsequent years and increasing after the 7th year (p = 0.069). Anger control was high in married and single workers than divorced.

DISCUSSION AND CONCLUSION: A proper assessment of the socio-demographic status of emergency health personnel would be useful in reducing the violence in the emergency.

5.
Petröz Kemik Pnömotizasyon Konfigürasyonu Tinnitusta Belirleyici Olabilir mi?
Can the Configuration of Petrous Bone Pneumatization Be a Predictor of Tinnitus?
Abdullah Soydan Mahmutoğlu, İrfan Çelebi
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda petröz kemik pnömotizasyonu ile subjektif pulsatil tinnitus (SPT) arasında olası ilişki varlığını araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2013 ile Mayıs 2014 tarihleri arasında subjektif pulsatil tinnitusu olan 35 kişinin temporal kemik bilgisayarlı tomografi (BT) incelemeleri değerlendirildi. Kontrol grubu verileri ise kronik sinüzit nedeniyle paranazal sinüs BT’si çekilen, herhangi bir kulak patolojisi ve tinnitus şikayeti olmayan 35 olgunun rekonstrükte petröz kemik görüntülerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi ile elde edildi.
BULGULAR: Toplam 46 SPT’li kulak incelendi. 13 ( 28.26 %) kulakta petröz pnömotizasyon saptandı. 11 olguda pnömotizasyonlar multiple küçük hava hücrelerinden oluşmakta iken iki tanesinde ICA ve koklea arasında ağırlıklı büyük hava hücreleri vardı. Kontrol grubunda tinnitus olmayan 35 kişinin 70 kulağında, 15 ( 21.42 %) petröz pnömotizasyon saptandı ve hepsi küçük hava hücrelerinden oluşmaktaydı. Çalışma ve kontraol gruplarının karşılaştırılmasında petröz pnömotizasyon ve tinnitus arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki bulunmadı (p> 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Biz çalışmamızda petröz pnömotizasyonla tinnitus arasında anlamlı bir ilişki bulmadık. Ancak bilateral pnömotizasyonlu iki olguda tek taraflı tinnitus ile aynı tarafta büyük hava hücresi, tinnitus olmayan diğer kulakta ise küçük hava hücreleri izledik. Petröz apeks pnömotizasyonunda multiple kemik lamellla ve hava hücrelerine bağlı birçok arayüz ses dalgalarının yolculukları boyunca kırılma ve yansımalarına yol açarken hiç ya da birkaç ince septa içeren büyük hücre varlığı sesi distorte etmeden iletebileceğini varsayarsak amplifikasyondan ziyade küçük hücreli tarafta büyük hücreye kıyasla ses şiddetinde azalma ve büyük hücreli tarafta rölatif olarak şiddetin normale daha yakın kalmasına bağlı kokleada artmış iletim olarak algılanabilir mi? Bu teorinin doğruluğunu ortaya koymak için geniş serilerde çalışma yapılması gereklidir.
INTRODUCTION: In this study we tried to to evaluate a possible relationship between petrous bone pneumatization and subjective pulsatile tinnitus (SPT).
METHODS: The temporal bone CT images of 35 patients with SPT admitted to our hospital between october 2013 and May 2014 were evaluated. We formed the control group by retrospective evaluation of the reconstructed images of the petrous bones derived from the paranasal CT scans of 35 patients free of SPT complaint performed because of chronic sinusitis.
RESULTS: Forthysix ears with SPT were evaluated. 13 ( 28.26 %) of 46 ears had petrous bone pneumatization. 11 of them had increased pneumatization formed of small aircells whereas 2 had predominant large aircells between ICA and cochlea. In the control group 15 ( 21.42 %) of 70 ears had petrous bone pneumatization formed of small air cells. By comparing study and control groups no significant relationship was found between petrous pneumatization and tinnitus (p> 0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study we didn’t find a significant relationship between pneumatization and tinnitus but we detected two cases with bilateral pneumatization which had SPT at the same side of pneumatization consisted of mainly a unibody large air cell, whereas the opposite sides that were consisted of multiple small aircells were free of tinnitus complaint. For these cases a question arises whether combination of thin bony lamellas and tiny air cells together causing multiple interfaces resulting in dispersion and reflection thus reducing the energy of the sound and existence of a unibody large aircell conducting the sound with relatively less distorsion thus resulting in not amplification but less interference on the sound can be perceived by cochlea as relatively icreased conduction of the blood flow and result in SPT. To prove this theory a study with large number of cases in resemblance has to be conducted.

6.
Gebelikte idrar kaçırma ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Urinary incontinance in pregnant women and relation with quality of life
Hediye Dağdeviren, Cihan Kaya, Hüseyin Cengiz, Volkan Şakir Erdoğan, Çağlar Helvacıoğlu, Mustafa Sedat Bilecan
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: International Consultation on Incontinence Questionnaire Short Form ile gebe kadınlarda idrar kaçırmanın sorgulanması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma tersiyer bir merkezde gebe izlem polikliniğinde Haziran 2014-Aralık 2014 arasında yürütüldü. Polikliniğe başvuran ve araştırmayı kabul eden 219 hasta çalışmaya dahil edildi. Verilerin toplanmasında anket formu kullanıldı. Anket formu ayrı bir odada, yüz yüze görüşülerek araştırmacılar tarafından uygulandı. Analizlerde SPSS 20.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) programı kullanıldı.

BULGULAR: Araştırma kapsamına alınan kadınların ortalama yaşları 28.8±5.4 idi. Gebelerin ne sıklıkla idrar kaçırırsınız, genelde ne kadar idrar kaçırıyorsunuz, idrar kaçırma günlük yaşamınızı ne kadar etkiliyor sorularına verdikleri cevaplardan aldıkları puanlar sonucu oluşan toplam International Consultation on Incontinence Questionnaire skorları maksimum 19, minimum 0 idi. Hastaların 127 tanesi (%58.3) hiç idrar kaçırmadığını, 14 tanesi (%6.4) her zaman idrar kaçırdığını ifade etti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ÜI kadının yaşamın her döneminde olduğu gibi gebelikte de fiziksel, psikolojik, sosyal ve ekonomik yönlerden iyiliğini ve yaşam kalitesini etkileyen önemli semptomlardan biridir. Hastalara gebelik boyunca verilen eğitimlerde pelvik taban egzersizlerinin öğretilmesi ve uygulanması ile ilgili obstetrisyenlere büyük görev düşmektedir. İdrar kaçıran hastalarda kaçırmanın özellikleri ayrıntılı bir şekilde sorgulanmalıdır. Sorgulamada standardize edilmiş sorgulama formları kullanılmalıdır. Antenatal sağlık programalarında ürojinekologlar ve obstetrisyenler multidisipliner olarak birlikte çalışmalı ve pelvik taban hastalıklarını önleyici bilgiler prenatal ve postnatal bakımın içinde olmalıdır.
INTRODUCTION: To investigate urinary incontinance with International Consultation on Incontinence Questionnaire Short Form in pregnant women.
METHODS: The study was conducted at tertiary center between June 2014-December 2014. The study were included 219 patients who accepted to participate. For collecting data; a form of questionnaire was used. The questionnaire were administered by the researchers in a separate room as a face-to-face interviews. SPSS 20.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) program was used for statistical analysis.

RESULTS: The mean age of the women in the study was 28.8±5.4. The score named (International Consultation on Incontinence ) score which pregnant women receive from their answers to the questions that include; how often do you leak urine, how much urine do you usually leak, how much does leaking urine interfere with your everyday life were maximum 19 and minimum 0. A 127 of the patients ( 58.3 % ) reported that they never leak urine but fourteen of them (6.4%) were always leak urine.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Urinary incontinance during pregnancy is one of the important symptom that affect women’s physical, psychological, social and economic well-being and quality of life of. The great missions implement the obstetricians to teach and training pelvic floor exercises during pregnancy. In patients with urinary incontinance characteristics of urinary should be detailed questioned. Are standardized questionnaire inquiry. In antenatal care; urogynecologist and obstetricians should work together and multidisciplinary. Also information about prevention of pelvic floor disorders should be in the prenatal and postnatal care.

OLGU SUNUMU
7.
Weill-Marchesani sendromlu bir mikrosferofaki olgusunda pupil bloğu glokomunu önlemede YAG-lazer iridotominin yetersizliği
Insufficiency of YAG-laser iridotomy to prevent pupillary block glaucoma in a microspherophakic patient with weill-marchesani syndrome
Serpil Yazgan, Tuba Çelik, Erkan Çelik
Sayfa 0
Mikrosferofaki küçük ve sferik lens ile karakterize gelişimsel bir lens hastalığıdır. Embriyogenezis sırasında lens fibrillerinin defektif gelişiminin lensin anormal şekil ve büyüklüğünden sorumlu olduğu düşünülmüştür. W eill-Marchesani Sendromu (W MS) mikrosferofakinin eşlik ettiği en yaygın sendromdur. Lensin sferik biçimi lensin refraktif gücünün artmasına katkıda bulunur ve yüksek miyopiye yol açar. Ayrıca zonüllerin zayıf olmasından dolayı küçük ve sferik lens kolayca öne doğru hareket edebilir ve pupil bloğuna yol açabilir. Bu olgu sunumunda, pupiller blok glokomunu önlemek için çok sayıda alana yttrium- aluminium- garnet (YAG) lazer iridotomi uygulanmış ancak çoklu lazer iridotomi tedavisine rağmen glokom progresyonu devam eden bir mikrosferofakili WMS o lgusunu tartıştık. Mikrosferofakik WMS’lu olgularda ilk tedavi seçeneği olarak YAG lazer iridotomi uygulandığında hastaların yakından takip edilmesi gerektiğine dikkat çektik. Ayrıca etkin bir YAG lazer iridotomiye rağmen glokom progresyonu devam eden olgularda YAG lazer tedavisinde ısrarcı olunmaması ve cerrahi lens çıkarılması seçeneğinin düşünülmesi gerektiğine vurgu yaptık.
Microspherophakia is a developmantal disorder of the lens cha racterized by small and spheric lens. Defective development of the lens fibers during embryogenesis was thought to be responsible for the abnormal size and shape of the lens. W eill-Marchesani Syndrome is the most common accompanying syndrome of microspherophakia. The spherical shape of the lens contributes increasing the refractive pow er of the lens and lead to high myopia. Furthermore, due to the w eakness of the zonules, the small and spherical lens can easily move forw ard and lead to the pupil block. In t his case report, w e discussed a case of W eill-Marchesani Syndrome with microspherophakia in w hich the yttrium-aluminium- garnet (YAG) laser iridotomy had been done onto a lot of area to prevent pupillary block but glaucoma progression kept going despite the multiple laser iridotomy treatment. We drew attention that if YAG laser iridotomy w as implemented as a first treatment option in microspherophakic W MS patients, they should be closely monitored. We also emphasized that if glaucoma progression continues despite the effective YAG laser iridotomy, should not be insist on YAG laser treatment and surgical lens removal option should be considered.

8.
L-2 hidroksiglutarik asitüri ve anaplastik oligodendrogliom: nadir bir birliktelik
L-2 hydroxyglutaric aciduria and anaplastic oligodendroglioma: a rare association
İbrahim İnan, Başak Atalay, Ahmet Aslan, Begümhan Baysal, Ali Yıkılmaz
Sayfa 0
L-2 hidroksiglutarik asidüri (L2HGA), idrar, plazma ve beyin omurilik sıvısında artmış L-2 hidroksiglutarik asit seviyeleri ile karakterize edilen kalıtsal nörometabolik bir hastalıktır. Hastalık ataksi, nöbet ve psikomotor gerilikle ortaya çıkan ilerleyici bir klinik seyir göstermektedir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG), T2 ağırlıklı görüntülerde subkortikal beyaz cevher, simetrik globi pallidi ve dentat çekirdeği hiperintansiteleri gibi spesifik bulguları sağlayarak tanıyı sağlamakta yardımcı olur. MRG'nin bir diğer önemli rolü L2HGA'lı hastalarda ilişkili intrakranyal maligniteleri saptamaktır. L2HGA ve serebral neoplaziler arasındaki ilişki henüz net bir şekilde aydınlatılamamıştır; Bununla birlikte, literatürdeki birkaç olgu sunumu ilişkiyi desteklemektedir. Anaplastik oligodendrogliom ile ilişkili L2HGA'lı bir hastayı ilgili literatürü eşliğinde gözden geçirdik.
L-2 hydroxyglutaric aciduria (L2HGA) is an inherited neurometabolic disease characterized by elevated levels of L-2 hydroxyglutaric acid in urine, plasma, and cerebrospinal fluid. The disease has a progressive clinical course presenting with ataxia, seizure and psychomotor retardation. Magnetic resonance imaging (MRI) is helpful to make the diagnosis by providing specific findings such as subcortical white matter, symmetrical globi pallidi, and dentate nuclei hyperintensities on T2-weighted images. Another important role of MRI is to detect associated intracranial malignancies in patients with L2HGA. The association between L2HGA and cerebral neoplasms has not been not yet clearly elucidated; however, a few cases reports in the literature supports the association. We report a patient with L2HGA associated with anaplastic oligodendroglioma and review the relevant literature.

ARAŞTıRMA
9.
Çocuklarda effüzyonlu otitis mediada etyolojik nedenler
Etiologic causes of otitis media with effusion in children
Mehmet Karacı, Şükran Türkmen, Aykut Erdem Dinç
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Effüzyonlu otitis media (EOM) en sık görülen çocukluk çağı hastalıklarından biridir. Okul öncesi çocukluk çağında edinsel işitme kaybının en sık nedenidir. Bu çalışmanın amacı EOM’lı hastaların otoskopik ve timpanometrik muayene ile erken yaşlarda tanı konulmasının gereğine dikkat çekerek, olgularımızdaki risk faktörlerini ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 2013-2014 yılları arasında hastanemizde Çocuk ve Kulak Burun Boğaz Kliniklerince takip edilen 8 ay ile 6 yaş arasında olan toplam 31 EOM’lı çocuk üzerinde yapıldı. Otoskopik ve timpanometrik muayene ile effüzyon tesbit edilen hastalardaki altta yatan etyolojik nedenler araştırıldı.
BULGULAR: Bu çalışmada yaşları 8 ay- 6 yaş arasında toplam 350 çocuk değerlendirildi bunların 31’inde EOM saptandı sıklık % 8.8 olarak bulundu. Olguların yaş ortalaması 27.1 ± 16.9 aydı. Toplam 17 (%54.8) erkek ve 14 (%45) kız çocuk vardı. Kız ve erkek çocukların yaş ortalaması arasında bir fark yoktu. Olguların 29’unda bilateral EOM saptandı. Toplam 60 kulağın 6’sında (%10) C2 tipi, 54’ünde (%90) B tipi timpanogram eğrisi saptandı. Deri prick testlerine %33.3 olguda bir veya birden fazla allerjene karşı duyarlılık tesbit edildi. ECP düzeyinin anlamlı kabul edildiği olguların (%33.3) hepsinde deri prick testi pozitif idi. Toplam 13 olguda (%43.3) adenoid dokusunun büyük olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: EOM iletim tipi işitme kaybı ile konuşma ve dil gelişiminde gecikmeye neden olabildiğinden ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Bundan dolayı özellikle risk faktörleri taşıyan küçük çocuklar başka şikayetler ile hastaneye gelse dahi, mutlak otoskopik muayene yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Otitis media with effusion (OME) is one of the most common diseases in childhood. That is the most common reason of acquired hearing loss in pre-school childhood. We aimed to draw attention to the importance of diagnosing of OME by otoscopic and tympanometric examination in early eras and to figure out the risk factors in our cases.
METHODS: This study was conducted in our hospital with a total of 31 OME children between the ages of 8 months and 6 years who were followed by Childrens’ and Otorhinolaryngology Clinics between 2013-2014. The etiologic factors in patients who were detected effusion by otoscopic nad tympanometric examination were documented
RESULTS: A total of 350 children was evaluated between the ages 8 months and 6 years. Of the total, only 31 children (8,8% ) were diagnosed OME. The mean age of children was 27.1 ± 16.9 months. Seventeen patients (54,8%) were male, and 14 patients (%45) were female. Twenty-nine had bilateral OME. Type B tympanogram curves were found in 54 (90%), and type C2 curves were found in 6 (10%) of all patients. The sensitivity of skin prick test were found 33,3% for one or more allergens. The skin prick test was positive in all case in which eosinophil cationic protein (ECP) levels were considered significantly positive. The adenoid tissue were larger than normal sizes in 13 (43,3% ) patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: OME is a serious public health problem while leading conductive type hearing loss, retardation of speech and developmental problems of language Therefore, otoscopic examination becomes crucial in children in all hospital admission for any reasons with whom fulfill the risk factors.

OLGU SUNUMU
10.
Senkop ile başvuran kolonoskopi sonrası splenik rüptür. Nadir fakat ölümcül bir komplikasyon: Olgu sunumu
Splenic rupture after colonoscopy presented with syncope. A rare but fatal complication: Case report
Abdullah Şişik, Fatih Başak, Yahya Özel
Sayfa 0
Kolonoskopi prosedürünün en nadir görülen komplikasyonlarından birisi de dalak rüptürüdür Rüptürün oluşum mekanizması olarak en fazla kabul gören teori splenokolik bağın aşırı gerilmesidir. Tanıda bilgisayarlı tomografi oldukça faydalı olup tedavi hastanın hemodinamik durumuna göre planlanmalıdır. Bu çalışmada acil servise senkop kliniği ile başvuran, konservatif tedavinin başarısız olması üzerine cerrahi olarak tedavi edilen bir kolonoskopi sonrası splenik rüptür olgusunu sunmayı amaçladık. Olgu sunumu ile birlikte kısa bir literatür taraması da sunulmuştur.
Splenic rupture is one of the rare complications of the colonoscopy procedure. The most widely accepted theory as the mechanism of the rupture formation is the excessive stretching of the splenocolic ligament. Computerized tomography is useful as a diagnostic tool and the treatment is shaped according to the hemodynamic status of the patient. In this study a patient with splenic rupture as a complication of colonoscopy who admitted emergency service with syncope and managed operatively after failure of conservative management is presented. A short review of the literature is also provided.

ARAŞTıRMA
11.
IL-17F rs763780 varyantının Türk grubunda kronik lenfositik lösemi ve multipl miyelom üzerine etkisi
Effect of the IL-17F rs763780 variant on chronic lymphocytic leukemia and multiple myeloma risk in a Turkish cohort
Ayşe Feyda Nursal, Mustafa Pehlivan, Selin Kurnaz, Sacide Pehlivan
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik lenfositer lösemi (KLL) gelişmiş ülkelerde en yaygın görülen lösemi tipleri arasındadır. Klonal plazma hücre hastalığı olan Multipl miyelom ikinci en sık görülen kan kanseridir. İnterlökin-17 (IL-17) birçok pro-enflamatuar sitokinin salınımını kolaylaştırabilir. Bu çalışmanın amacı Türk topluluğunda IL-17F rs763780 varyantının KLL/MM'a yatkınlığına olan etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 37 KLL/21 MM hastası ve 100 sağlıklı kontrolü dahil edildi. IL-17F rs763780 varyant genotip analizi polimeraz zincir reaksiyon- restriksiyon parça uzunluğu polimorfizmi (PZR-RFLP) ile yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarında allel ve genotip sıklıkları χ2 testi ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: IL-17 rs763780 varyant genotip dağılımı ve allel sıklığında hasta ve kontrol grubu arasında arasında önemli bir fark bulunmadı (P > 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlar IL-17F rs763780 varyantın KLL ve MM patogenezinde önemli bir rolü olduğunu desteklememiştir.
INTRODUCTION: Chronic lymphocytic leukemia (CLL) is among the most common leukemias in developed countries. Multiple myeloma (MM), a clonal plasma cell disease, is the second most prevalent hematological cancer. Interleukin-17 (IL-17) can facilitate the secretion of numerous pro-inflammatory cytokines. The goal of present study was to evaluate the effect of IL-17F rs763780 on CLL/MM susceptibility in a Turkish cohort.
METHODS: The study included 37 CLL/21 MM patients and 100 healthy controls. IL-17F rs763780 variant were genotyped by polymerase chain reaction-restriction fragment length polymorphism (PCR-RFLP). The frequencies of the alleles and genotypes in patient and control groups were compared by the χ2 test
RESULTS: No significant difference was found in the distribution of genotypes and alleles frequencies for IL-17F rs 763780 between the patients and the healthy controls (P > 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: These results do not support any major role of IL-17F rs763780 in CLL and MM pathogenesis.

OLGU SUNUMU
12.
HIV Pozitif Hastada Hipomani: Olgu Sunumu
Hypomania in HIV Positive Patient: A Case Report
Sevda Bağ, Nagehan Didem Sarı, Feray Akbaş
Sayfa 0
İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) CD4 lenfositleri etkileyen bir retrovirüstür. Hücresel immünite destrüksiyonuna bağlı olarak inflamasyon ve neoplazmlar oluşturur, enfeksiyonun ilk saatlerinde sinir sistemine girer ve enfeksiyon süresince kalır. HIV ile enfekte kişilerde uyum bozuklukları, depresif bozukluklar, anksiyete bozuklukları, kişilik bozuklukları, bipolar bozukluk, uyku bozuklukları, alkol-madde kötüye kullanım bozukluğu, deliryum, demans ve psikoz gibi pekçok psikiyatrik sendrom gözlenebilmektedir. Biz burda; HIV-pozitif bir hastada gelişen hipomani olgusunu sunarak, HIV enfeksiyonu varlığında gelişen psikiyatrik belirtilerin taranması, tanı konması ve tedavi edilmesinin önemine birkez daha dikkat çekmeyi amaçladık. 41 yaşında erkek hasta 6 aydır enfeksiyon polikliniğinde edinsel immün yetmezlik tanısı ile takip edilmekteyken, son 3 gündür aniden başlayan ve giderek artan aşırı konuşma, uykusuzluk, sinirlilik, aşırı para harcama bulguları nedeni ile psikiyatri kliniğine sevk edildi. Hastanın yapılan psikiyatrik muayenesinde duygudurumunun yükseldiği ve psikomotor aktivitenin arttığı saptandı. Daha önce psikiyatrik hastalık öyküsü ve tedavisi bulunmayan, süisid ya da homisid düşüncesi olmayan hastanın tanısı edinsel immün yetmezliğe bağlı hipomani olarak değerlendirildi. 3 gün Haloperidol amp 10 mg/gün ve Biperiden amp 5 mg/gün uygulanan hastaya, daha sonra valproik asid 1000 mg/gün başlandı ve bulguları geriledi. Hasta 3 aydır remisyonda olup halen kliniğimizce izlenmektedir.
Human Immun Deficiency Virus (HIV) is a retrovirus that affects CD4 lymphocytes. Inflammation and neoplasms occur as a consequence of destruction of the cellular origin of immunity and disruption of the general immunity regulation. It enters the nervous system during the first hours of infection and persists throughout the entire infection. Many psychiatric syndromes can be observed in HIV-infected individuals, such as depressive disorders, anxiety disorders, personality disorders, bipolar disorder, sleep disorders, alcohol-substance abuse disorders, delirium, dementia and psychosis. Here; we present a case of hypomania that developed in an HIV positive patient, aiming to point out the importance of screening, diagnosing and treating psychiatric disorders related to HIV presence. A 41-year-old male patient was diagnosed with acquired immunodeficiency 6-month ago and while he was being followed up at infection diseases clinic, he presented sudden onset of insomnia, nervousness, overtalking, overspending money behaviours. He was referred to psychiatry clinic and at psychological examination of the patient, increased mood and psychomotor activity was detected. Haloperidol ampule 10 mg/day and biperiden ampule 5 mg/day were started and given for 3 days. There were neither hallucinations or delusions, nor homicide or suicide ideas. No substance abuse history was present. He was diagnosed with hypomania due to acquired immunodeficiency. The patient has been in remission for the last three months and is still being followed-up in our clinic.

DAVETLI DERLEME
13.
Kaşıntılı hastaya yaklaşım
Approach to the patient with itching
Fusun Erdenen, Cüneyt Müderrisoğlu
Sayfa 0
Kaşıntı, birçok sistemik hastalıkta ve dermatolojik hastalıklarda rastlanabilen nahoş bir duygudur. Deri lezyonunun eşlik ettiği kaşıntılarda dermatolojik değerlendirme gereklidir. Primer olarak lezyon bulunmayan kaşıntılarda ise ciddi sistemik hastalıklar bulunabilir. Bu nedenle hastanın iyi bir anamnez ve muayene ardından tanı koymak için laboratuar ve radyolojik incelemeleri gerekebilir.
Pruritus is an unpleasent sensation which is found in various dermatologic and systemic diseases. Dermatological investigation is mandatory in conditions with dermal lesions. Severe systemic disorders may be found in patients with pruritus without dermal lesions. For this reason after a through medical history and examination, laboratory and radiological examinations may be required.

ARAŞTıRMA
14.
Karpal Tünel Sendromunun Konservatif Tedavisinde Düşük Enerjili Lazer Tedavisinin Etkinliğinin Araştırılması
The Efficacy of Low Level Laser Therapy in the Conservative Treatment of Carpal Tunnel Syndrome
Abdullah Akar, Nil Sayıner Çağlar, Ebru Aytekin, Nezihe Akar, Yasemin Pekin Doğan, Sibel Çağlar Okur, Esra Çetin, Özge Aksu, Nuran Öz
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Karpal tünel sendromu (KTS) tedavisinde kullanılan düşük enerjili lazer tedavisinin ağrı, yaşam kalitesi ve motor kuvvet üzerine olan etkilerini araştırmaktı
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ellerde ağrı,uyuşma şikayetleriyle polikliniğimize başvurup anamnez, fizik muayene ve elektromyografik (EMG) inceleme ile KTS tanısı konulmuş toplam 60 hasta dosyası retrospektif olarak incelendi. Splint, egzersiz ve lazer tedavisi almış olan 30 hasta tedavi grubunu; lazer tedavisi için sıra beklemekte olup splint ve egzersiz tedavisi almakta olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Hasta dosyalarındaki demografik özellikler (yaş, cinsiyet, VKİ, dominant el, tutulan el, tekrarlayan el hareketleri) EMG sonuçları, klinik muayene bulguları (tinel, phalen testleri), ağrı, günlük yaşam, semptom şiddet skorları, fonksiyonel durum skorları, kas gücü (üçlü kavrama ve kaba tutma) incelendi. Ağrı için Visüel Analog Skala (VAS), günlük yaşam aktivitelerini değerlendirmak için Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ), semptomları ve fonksiyonelliği değerlendirmek için Boston Karpal Tünel Sorgulama Anketi, motor kuvveti değerlendirmek için pinçmetre ve dinamometre kullanıldı. Lazer tedavisi alan tedavi grubu ile henüz almamış olan kontrol grubu 0, 2 ve 4. haftalarda birbirleriyle ve her bir grup kendi içinde karşılaştırıldı
BULGULAR: Gruplar arasında karşılaştırılan tüm parametrelerde başlangıç düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. 2. ve 4. hafta değerlendirmelerinde VAS, HAQ, Boston Semptom Skoru, Boston Fonksiyonel Skoru kontrol grubunda tedavi grubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti. Pinçmetre, dinamometre ile değerlendirilen motot kuvvet düzeyleri ise tedavi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti. Tedavi ve kontrol gruplarının her biri kendi içinde değerlendirildiğinde, kontrol grubunda Boston Fonksiyon Skoru dışındaki diğer tüm parametrelerde ve tedavi grubunda tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı değişim görüldü. Değerlendirilen tinel ve phalen oranlarında ise gruplar arasında ve grup içinde değişimlerde anlamlı fark saptanmadı
TARTIŞMA ve SONUÇ: Egzersiz,splint ve lazer tedavisinin KTS' nin konservatif tedavisinde etkili olduğunu ve egzersiz – splint tedavisine lazer tedavisinin eklenmesiyle tedavi başarısının daha yüksek olduğunu gördük. Bu anlamda lazer tedavisinin splint ve egzersiz gibi konservatif yöntemlere ek olarak KTS tedavisinde kullanabileceğini düşünüyoruz
INTRODUCTION: The aim of this study is to asses the effect of laser therapy on pain, quality of life and muscle strength in patients with carpal tunnel syndrome (CTS)
METHODS: 60 patients files who had diagnosed as CTS with history,physical examination and electromyograpy(EMG) analyzed retrospectively. 30 patients who had received splint, exercise and laser therapy was considered as the treatment group and 30 patients who had received splint and exercise and waiting for laser therapy was considered as the control group. Demographic properties (age, gender, BMI( Body Mass Index), dominant hand, helded hand, repeated hand movements) clinical symptoms and physical examination results (tinel's sign, phalen's maneuver), EMG results, pain severity, quality of life, symtom and function severity scores, muscle strength (triple and rough grip) were recorded from the patients files. We evaluated pain with visuel analog scale (VAS), quality of life with health assesment questionnare (HAQ), function with Boston Carpal Tunnel scale and muscle strength with pinchmeter and dynamometer. Evaluations made before treatment and at second and fourth weeks
RESULTS: There were no statistically significant difference between the gropus in all parameters before the treatment.At second and third evaluations statistically significant progress were determined in VAS, HAQ, Boston symptom and function score in the control group. In the treatment group statistically significant improvement were determined in pincmeter and dynamometer measures and all other parameters. Also in the control group all parameters except for Boston function scores were improved. There were no significant difference on physical examination results between the groups and between themselves
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result we concluded that combination of splint,exercise and laser therapy was effective in the conservative treatment of CTS. Addition of laser therapy to splint and exercise, the treatment results become more succesfull.So we thouht that laser therapy can be used more in the conservative treatment of CTS

15.
Tiroid Cerrahisi Sonrası Görülen Hipokalseminin Yaş ile İlişkisi
The Impact of Age on Postoperative Hypocalcemia after Thyroidectomy
Nuri Alper Sahbaz, Cevher Akarsu, Ahmet Cem Dural, Alpen Yahya Gümüşoğlu, Deniz Güzey, Murat Çikot, Hamit Ahmet Kabuli, Halil Alış
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid cerrahisi sonrası geçici hipokalsemi en sık görülen komplikasyon olup, hastanede kalış süresini arttıran en önemli nedendir. Çalışmamızda tiroid bezi hastalıkları nedeni ile cerrahi girişim uygulanan hastalarda, hasta yaşının hipokalsemi gelişimi ile olan ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010- Aralık 2016 tarihleri arasında total tiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi ve gerekli olgularda ilave olarak santral ve/veya lateral boyun diseksiyonu uygulanan hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hipokalsemi gelişimi üzerine yaş, cinsiyet, hipertiroidi varlığı, malignite nedeniyle cerrahi, santral diseksiyon ve ikincil girişimlerin etkisi araştırıldı.
BULGULAR: Toplam 871 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların723’ü kadın, 148’i erkekti. Hastaların %28.7 sinde geçici hipokalsemi gelişti. Yapılan çok değişkenli analizlerde düşük yaş ve kadın cinsiyet hipokalsemi gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kliniğimizde de 40 yaş altındaki hastalarda total tiroidektomi sonrası geçici hipokalsemi gelişme riski 40 yaş ve üzerindeki hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlar dahilinde genç hastalar ameliyat sonrası dönemde hipokalsemi riski açısından daha yakından takip edilmelidir.
INTRODUCTION: Hypoclacemia caused by transient or definitive hypoparathyroidism is the most frequent complicaiton after total thyroidectomy. We aimed to compare the impact of age on postoperative hypocalcemia and determine which risk factors are important for hypocalcemia incidence.
METHODS: Eight hundred and seventy one patients, who underwent total thyroidectomy, completion thyroidectomy and central/lateral neck dissection, were evaluated retrospectively. The data was analyzed according to age, sex, surgery for hyperthyroidism, surgery for malignancy, presence or absence of neck dissection and secondary procedures.
RESULTS: Symptomatic hypocalcemia developed in 28.7% of patients. In logistic regression analysis, young age and female sex were found to be independent predictors of postoperative hypocalcemia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Age is significantly associated with postoperative hypocalcemia. Younger patients should be more carefully evaluted before discharge.

16.
Quercetin'in karaciğer iskemi reperfüzyon hasarı üzerine koruyucu etkisi
Protective effects of quercetin on hepatic ischemia reperfusion injury
Halil Mert Bahadir, Talha Sarigoz, Ömer Topuz, Yusuf Sevim, Tamer Ertan, İnanç Şamil Sarıcı
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, farelerde oluşturulan karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarında quercetinin etkilerini değerlendirmek için tasarlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 24 adet, 5-6 aylık, 200-250 g ağırlığında dişi Wistar-Albino fare çalışmaya alındı. Sham grubunda anestezi indüksiyonundan 15 dakika sonra laparotomi yapıldı. İskemi oluşturulmadı. Diğer gruplarda Hepatik pedikül (portal ven, hepatik arter, safra kanalı) bulundu ve atravmatik mikrovasküler klemp yardımıyla iskemi oluşturuldu. Bu sırada batına serum fizyolojik ile ıslatılmış gaz serildi. Çalışma grubunda laparotomi ve iskemi-reperfüzyondan önce periton içine quercetin verildi. Karaciğer sol lobdan alınan doku örnekleri ışık mikroskobu altında hasar açısından incelendi. Hepatik iskemi-reperfüzyon hasarı ve Quercetin'in anti-oksidan etkisini değerlendirmek için total oksidan durum ve total anti-oksidan durum değerleri ölçüldü. Oksidatif stres indeks hesaplandı.
BULGULAR: Kontrol grubunda, AST, ALT ve LDH değerleri sham ve çalışma grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0.001). Ortalama total anti-oksidan durum, total oksidan durum ve oksidatif stres indeks değerleri çalışma grubunda, kontrol grubundan düşük bulunmasına rağmen bu farklılık anlamlı bulunmadı (p>0.05). Çalışma grubunda kontrol grubuna kıyaslandığında belirgin olarak düşük vakuolizasyon ve sinozidal dilatasyon izlendi (p< 0.05). Nekroz ve apoptoz için çalışma ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık görülmedi (p> 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, anti-inflamatuar, anti-agregan ve anti-oksidan özelliklere sahip bir çok molekülü bünyesinde bulunduran Quercetin, hepatik iskemi-reperfüzyon hasarında koruyucu olabilir.
INTRODUCTION: The present study was designed to evaluate the effects of quercetin on hepatic ischemia-reperfusion injury of rats formed by pringle maneuver.
METHODS: Five to six month-old, female, and 24 Wistar-Albino rats weighing 200-250 mg were used in this study.In the sham group, 15 minutes after anesthesia induction, laparotomy was performed. Ischemia wasn’t created. In the other groups, hepatic pedicle (portal vein, hepatic artery, and bile duct) was explored and ischemia was created with atraumatic microvascular clamp. Meanwhile exposed abdomen was covered with warm gauze soaked in saline. In the study group, quercetin was injected intraperitoneally prior to laparotomy and ischemia-reperfusion. Liver tissue samples from the left lobe were analyzed under light microscope for liver damage. For the evaluation of hepatic ischemia-reperfusion injury and assessment of Quercetin’s effect on antioxidant systems, total oxidant status and total antioxidant status levels were measured. Oxidative stress index was calculated
RESULTS: AST, ALT and LDH values of the control group were significantly higher than the sham and the study group (p <0.001). Although the mean total antioxidant status, total oxidant status and oxidative stress index values of the study group were found to be lower than the control group, the difference wasn’t statistically meaningful (p> 0.05). Significantly less vacuolization and sinusoidal dilatation was observed in the study group compared to the control group (p< 0.05). For necrosis and apoptosis, there was not meaningful difference between the contol and the study group (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: When considering all the findings, Quercetin, which host many molecules within its structure with potential utility such as antiinflammatory, antioxidant and antiaggregant, has an effect that may be protective against hepatic ischemia-reperfusion injury.

OLGU SUNUMU
17.
İleo-ileal intussusepsiyon ile ortaya çıkan ince bağırsağın primer malign melanomu
Primary malignant melanoma of the small bowel revealed by ileo-ileal intussusception
Mehmet Tolga Kafadar, Metin Yalçın, Ayşegül Aktaş, Mehmet Ali Gök, Tacittin Semih Yürekli, Hasan Dindar
Sayfa 0
Gastrointestinal sistem malign melanomları nadir görülürler. Büyük çoğunluğu metastatik tümördür ve ağızdan anüse kadar tüm gastrointestinal sistemi tutabilmektedirler. Genellikle obstruksiyon, intussepsiyon veya karın içinde kitleye neden olurlar. Bu yazıda mekanik intestinal obstrüksiyon ön tanısı ile ameliyata alınan ve postoperatif histopatolojik inceleme ile kesin tanı alan, 45 yaşında bir olgu bildirildi. Kitle ile birlikte segmenter ince barsak rezeksiyonu yapılan olgu, oldukça nadir görülmesi ve konuya dikkat çekilmesi amacıyla sunuldu.
Malignant melanomas of the gastrointestinal tract are rarely seen. The great majority of them are metastatic tumors and they are capable of holding the entire gastrointestinal tract from mouth to anus. They usually cause to obstruction, intussusception or mass in the abdomen. It is reported a 45-year-old case who had been taken to the surgery with pre-diagnosis of mechanical intestinal obstruction and finally diagnosed by postoperative histopathological examination after the surgical operation. The case who had segmental small bowel resection along with mass, was presented due to its rarity and to catch the attention to the issue.

18.
Retroperitoneal Silyalı Foregut Kisti: Nadir Bir Malformasyon
Retroperitoneal Ciliated Foregut Cyst: A Rare Malformation
Asuman Kilitci, Haldun Umudum, Osman Memiş
Sayfa 0
Foregut kisti (FC), silyalı psödostratifiye kolumnar epitel, subepitelyal bağ dokusu, düz kas tabakası ve dış fibröz kapsül olmak üzere dört tabakadan oluşan nadir, benign, soliter bir kisttir. FC'ler bronkojenik, enterogastrik ve diferansiye olmayan olarak sınıflandırılır. Friedreich lezyonu ilk kez 1857'de tanımlamış ve doğuştan kökenini öngörmüştür. Retroperitoneal bölgede ortaya çıkan ve diğer retroperitoneal kistik kitle lezyonlarından ayrılması zor bir FC sunuyoruz. 27 yaşındaki bayan, yan ağrısı ile başvurdu. Karın BT'sinde, mide posterioru, sol böbrek üst kutbu ve pankreas arasına yerleşmiş yaklaşık 7.8 cm çapında kistik bir lezyon izlendi. Total kistektomi yapıldı.
Makroskopik incelemede, ince bir kapsülle çevrili, visköz, sarımsı sıvı bulunan 7.8x6 cm uniloküle bir kist ortaya çıktı. Lezyonda katı bir bileşen yoktu. Cerrah kistin çevresindeki organlarla devam etmediğini doğruladı. Mikroskopi kistin dört tabakadan oluştuğunu gösterdi. Fokal alanlarda, duvarda seromüköz bezler görüldü. Malignite bulgusu yoktu. Bu bulgularla olguya retroperitoneal silyalı foregut kisti tanısı verildi. Karında veya retroperitoneumda yer alan FC son derece nadirdir ve İngilizce literatürde az sayıda olgu bildirilmiştir. Karın içi ve retroperitoneal yerleşim yerleri, erken embriyonik evredeki plevroperitoneal kanalların varlığı ile açıklanmıştır. Lenfanjiomlar, kistik pankreas tümörleri, psödokistler, hematomlar ve retroperitoneal kistik kitlelerin ayırıcı tanısında FC düşünülmelidir
Foregut cyst (FC) is an uncommon, benign, solitary cyst consisting of four layers; ciliated pseudostratified columnar epithelium, subepithelial connective tissue, a smooth muscle layer, and an outer fibrous capsule. FCs are classified as bronchogenic, enterogastric or undifferentiated. Friedreich first described the lesion in 1857 and predicted its congenital origin. We present a FC that arised in the retroperitoneum and was difficult to separate from other retroperitoneal cystic mass lesions. A 27-year-old female presented with flank pain. Abdominal CT revealed a cystic lesion, measuring approximately 7.8 cm in diameter, located near the posterior stomach, superior pole of left kidney and pancreas. Total cystectomy was performed. Macroscopic examination revealed a 7.8x6 cm unilocular cyst enclosed by a thin capsule, which contained viscous, yellowish fluid. There was no solid component in the lesion. The surgeon confirmed no continuity of the cyst into the surrounding organs. Microscopy demonstrated the cyst to consist of four layers. In focal areas, seromucous glands were seen in the wall. There was no evidence of malignancy. By this findings, this case was diagnosed as retroperitoneal ciliated foregut cyst. FC located in the abdomen or retroperitoneum is extremely rare and few cases have been described in English literature. Intraabdominal and retroperitoneal locations have been explained by the presence of pleuroperitoneal canals in the early embryonic stage. FC should be considered in the differential diagnosis of retroperitoneal cystic masses includes lymphangiomas, cytic pancreatic tumors, pseudocysts, and hematomas.

19.
Cerrahi ile tedavi edilen kanamalı duodenal lipom olgusu
A case of bleeding duodenal lipoma treated surgically
Mesut Yur, Yakup Ülger, Mehmet Şirik
Sayfa 0
Duodenal lipomlar nadir görülen benign gastrointestinal sistem tümörleridir. Çoğunlukla asemptomatiktirler. 76 yaşında bayan bir hasta hastanemizde duodenal lipom tanısı aldı ve kanama nedeni ile opere edildi. Postoperatif dönemde hastada komplikasyon olmadı ve hasta şifa ile taburcu edildi. Duodenal lipomlar nadir görülen benign lezyonlardır ve semptomatik olanlar endoskopik veya cerrahi yöntemlerle tedavi edilebilirler.
Duodenal lipomas are rare benign tumours of the gastrointestinal system. They are mostly asymptomatic. A 76 years old woman is diagnosed duodenal lipoma in our hospital and operated due to bleeding. There is no complication after operation and the patient is discharged with good recovery. Duodenal lipomas are rare benign lesions and symptomatic of them can be treated endoscopically or surgically.

ARAŞTıRMA
20.
İmmünsüpresif Hastalarda Epstein-Barr Virüs (EBV) Viral Yükü ile Klinik Tablo Arasındaki ilişki
Relationship Between Epstein-Barr Virus (EBV) Infection and Viral Load in Immunosuppressive Patients
Meryem Çolak, Aylin Altay Koçak, Buket Dalgıç, Zübeyde Nur Özkurt, Işıl Fidan, Seçil Özkan, Ahmet Pınar, Gülendam Bozdayı
Sayfa 0
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda immünsüpresif hastalarda EBV DNA pozitifliğinin gerçek-zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile retrospektif olarak araştırılması, klinik ve viral yük ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya.... Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi’ne Mart 2014-Mayıs 2015 tarihleri arasında başvuran 160 hastaya ait 168 örnek dahil edilmiştir. Hastaların klinik örneklerinde ELISA (DIA.PRO Milano, İtalya) yöntemi ile araştırılan EBV antikorları değerlendirilmiş, hastaların serolojik profilleri belirlenmiştir. Nükleik asit izolasyonu High Pure Viral Nucleic Acid Kiti (Roche, Almanya) kullanılarak yapılmıştır. İzole edilen DNA’lar Light Cycler2.0 (Roche, Almanya) cihazında, LightCycler® EBV Quantitative Kit (Roche, Almanya) ile çoğaltılmış ve sonuçlar kantitatif olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışılan örneklerde %4.2 (7/168) EBV DNA pozitifliği bulunmuştur. Pozitiflik oranlarının örneklerin gönderildiği kliniklere göre dağılımı incelendiğinde sırasıyla; çocuk onkoloji servisinden %14.2 (1/7); yoğun bakım ünitesinden %12.5 (1/8); çocuk gastroenteroloji servisinden %4.8 (4/42) ve çocuk hematoloji ünitesinden %4.1 (1/24) saptanmıştır. Pozitif hastaların üçü karaciğer nakli olmuş, biri Non-Hodgkin lenfoma, bir hastada Burkitt lenfoma ve bir hastada akut lenfoblastik lösemi (ALL) tanısı ile takip edildiği sırada otoimmün hemolitik anemi tanısı aldığı görülmüştür. EBV DNA pozitifliği saptanan 7 örneğin 6’sında EBV DNA 104 kopya/ml, 1’inde 105 kopya/ml olarak tespit edilmiş; EBV DNA miktarı 105 kopya/ml olarak tespit edilen hastanın Burkitt lenfoma hastası olduğu görülmüştür. Sadece bir hastada (%17) eş zamanlı olarak VCA IgM ve EBV DNA pozitifliği saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: EBV enfeksiyonunun immünsüpresif hastalarda önemli risk faktörü olması nedeniyle, Real-Time PCR ile erken tanısı, DNA miktarlarının izlenerek hastaların takibi ve prognozu açısından büyük önem taşımaktadır. Yüksek miktarda EBV DNA tespit edilen immünsüprese hastaların Burkitt lenfoma hastalığı açısından incelenmesi gerektiği düşünülmüştür.
INTRODUCTION: The aim of this retrospective study was to investigate the relationship between clinic and presence of EBV DNA and viral load by real-time polymerase chain reaction in patients with high risk.
METHODS: A total of 168 samples obtained from 160 patients, hospitalized in.... University Hospital between March 2014-May 2015 were included in the study. EBV antibodies were investigated by ELISA(DIA.PRO Milano, Italy) in clinical samples of patients, serological profiles of patients were determined. Nucleic acid isolation was done by High Pure Viral Nucleic Acid Kit (Roche,Germany). Isolated DNAs were amplified by LightCycler® EBV Quantitative Kit (Roche,Germany) in LightCycler2.0 (Roche,Germany) device and results were evaluated quantitatively.
RESULTS: EBV DNA was positive 4.2% (7/168) of the samples. The distribution of positivity rates were 14.2% (1/7) for oncology; 12.5% (1/8) for intensive care units, 4.8% (4/42) for paediatric gastroenterology, 4.1% (1/24) for paediatric haematology respectively. Three of the patients’ that EBV DNA detected had liver transplant, one had Non-Hodgkin lymphoma, one had Burkitt lymphoma, one had acute renal failure and one had gingivostomatitis and faringotonsillitis while following up ALL. In 6/7 of the samples, EBV DNA was detected 104 copies/ml and 1/7 of the samples 105 copies/ml. The patient whose EBV DNA load was 105 copies/ml, had Burkitt lymphoma. EBV DNA and VCA IgM positivity was detected simultaneously only in one patient(17%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early diagnosis by real time PCR is of great importance in terms of follow-up of patients by monitoring DNA amounts and prognosis. Therefore, in immunosuppressive patients who have high levels of EBV DNA, Burkitt's lymphoma disease should be considered.